- Yeni Asya Vakfı Kapatma Davası, 28 Şubat postmodern darbe sürecinin cemaat kavramına ve dinî yapılara yönelik baskıcı yaklaşımlarının en somut örneklerinden birini oluşturuyor.
- Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından 2002 yılında açılan kapatma davası, dönemin jakoben laiklik anlayışının sivil toplum kuruluşlarını ve dinî toplulukları illegal ilan etme çabasının hukukî bir yansıması olarak kayıtlara geçti.
Servet Armağan ve Yeni Asya - 3
Akıl Misafiri - Prof. Dr. Ahmet Battal
DÖNÜŞÜME DİRENİŞ ÖRNEĞİ
Yeni Asya Vakfı Kapatma Davası
Bu başlıkta, cemaat kavramındaki değişime direnen ve dinî cemaatleri illegal ilan eden ya da en azından görmezden gelen jakoben laiklik anlayışına sahip muktedirlerin yakın zamanda Türkiye’ye yaşattığı -ve bizce çeşitli yönleriyle halen de sürmekte olan- 28 Şubat postmodern darbe süreci içinde meydana gelen bir örnek olayı aktaracağız.
1997’de başlayan 28 Şubat sürecinin etkilerinin ağırlaşarak sürdüğü 2002 yılında, Vakıfların denetim organı durumundaki Vakıflar Genel Müdürlüğü, bir müfettiş raporuna dayanarak, Yeni Asya Vakfı’nın yöneticilerinin azli ve vakfın dağıtılması talebiyle dava açmıştır. Vakfın dağıtılması talebi 2002 tarihli MK. 101/4’teki “Cumhuriyetin Anayasa ile belirlenen niteliklerine ve Anayasanın temel ilkelerine, hukuka, ahlâka, millî birliğe ve millî menfaatlere aykırı veya belli bir ırk ya da cemaat mensuplarını desteklemek amacıyla vakıf kurulamaz.” hükmüne ve 116/2’ye dayandırılmıştır.
Müfettiş raporunda, “yürütülen faaliyetlerin genel olarak vakıf tüzel kişiliği altında gayr-ı yasal faaliyetlerde bulunmak şeklinde ve Bediüzzaman Said Nursî’yi tanıtıcı ve kamuoyunda Nur cemaati olarak bilinen cemaat mensuplarını destekler yönde geliştiğine kanaat edilmekle vakfın dağıtılması yönünde dava açılması gerektiği” sonucuna ulaşılmış olup davanın hukukî sebebi böylece ortaya konulmuştu.
İstanbul 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde açılan 2002/365 E. Sayılı davada, anayasa hukuku hocası -ve daha sonra TÜBA şeref üyesi- Prof. Dr. Mustafa Erdoğan’dan ve başka bazı akademisyenlerden hukukî mütalaa alınmış ve mahkemeye sunulmuştur.
Yeni Asya Vakfı adına davayı takip eden vekiller Av. Kadir Akbaş ve Av. Ömer Faruk Uysal’ın 8.4.2005 tarihli “Basın Açıklaması”nın ilgili kısımlarını aşağıda aynen veriyoruz:
“Yeni Asya Eğitim Kültür ve Araştırma Vakfı, 1992 yılında bir grup gerçek kişi ve Yeni Asya Gazetecilik A.Ş. tarafından kurulmuştur. Vakıf kurulduğu günden bugüne çoğulcu bir anlayışla Türkiye’de demokratik değerlerin benimsenmesi ve anlaşılması için çaba göstermiştir. Bu doğrultuda düzenli seminer çalışmaları yürütmüş, araştırmacılara destek sağlamış, sosyal bilimler alanında önemli bir boşluğu dolduran “KÖPRÜ” isimli dergi yayınlamıştır. Düzenlediği ulusal ve uluslararası toplantılar ve kongrelerle, farklı fikir ve çevrelerin farklılıklarını koruyarak barışçı bir ortamda buluşmasına önemli katkılar sağlamıştır.

“Ancak Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından, 29.03.2002 tarihinde, “gayrı yasal faaliyetlerde” bulunulduğu iddiasıyla vakfın kapatılması ve malvarlığının müsadere edilerek Başbakanlığa devrine karar verilmesi talebiyle İstanbul 2. Asliye Hukuk Mahkemesi nezdinde 2002/365 sayılı dava açılmıştır.
“Oysa Vakıf hakkında, Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından yasadışı faaliyetlerde bulunulduğu iddiasıyla yapılan şikayet üzerine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından bir soruşturma yürütülmüş ve vakıf tarafından gerçekleştirilen faaliyetlerin suç oluşturmadığı sonucuna varılarak 30.05.2002 tarih ve 2002/251 Hazırlık sayılı kararla takipsizlik kararı verilmiştir. Takipsizlik kararına karşı yapılan itiraz Eyüp Ağır Ceza Mahkemesi tarafından reddedilmiş, böylece vakıf tarafından yürütülen faaliyetlerde yasalara aykırılık bulunmadığı kesinlik kazanmıştır.

BAŞBAKANLIK DAVAYI GERİ ÇEKMEDİ
“Bu durumda vakfa yöneltilen “gayr-ı yasal faaliyetlerde” bulunduğu iddiası yargı kararıyla asılsız bulunduğundan, Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından açılan davanın geri çekilmesi hukukî bir zorunluluk haline gelmiştir. Ancak Başbakanlık hukukun genel ilkelerini hiçe sayarak davayı sürdürmekte ısrar etmektedir.
“Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliği konusunda samimî gayret gösterdiğini iddia eden bir Hükümetin iş başında bulunduğu bir dönemde, Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün asılsızlığı kesinleşmiş yargı kararıyla sabit iddialara dayalı davayı sürdürmesi açık bir çelişkidir. Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından, açılan davanın geri çekilmesi hukukî bir zorunluluk olmasına karşın, Başbakanlık hukukun genel ilkelerini hiçe sayarak davayı sürdürmekte ısrar etmektedir.
“Özgür ve bağımsız sivil toplum kuruluşlarının, çoğulcu ve katılımcı demokrasinin ön koşulu olduğuna inanan tüm kişi ve kuruluşları, bu onurlu mücadelesinde Yeni Asya Eğitim Kültür ve Araştırma Vakfı’nı yalnız bırakmamaya davet ediyoruz.”
Yukarıya aynen aldığımız bu çağrılar kamuoyunda karşılık bulmuş ve sonraki yıllarda bu çerçevede bazı hukukî düzenlemeler de yapılmıştır. Ancak Başbakanlık davayı geri çekmemiştir.
Bununla birlikte dava ilk derece mahkemesince reddedilmiş ve ret kararı Yargıtay tasdikinden de geçerek kesinleşmiştir.
Aynı dönemde aynı ya da benzer gerekçelerle başka birçok vakıf hakkında benzer davalar açıldığı ve bazılarının kabul edildiği de bilinmektedir. Bu vakıflar hakkında daha sonra yeniden faaliyete geçmelerini ve eski malvarlıklarına kavuşmalarını sağlamak üzere, 5737 sayılı Vakıflar Kanununa 12.07.2013 tarihli ve 6495 sayılı kanunla eklenen Geçici 12. madde gibi bazı hukukî düzenlemeler de yapılmıştır.
Ancak bugünden geriye dönülüp bakıldığında ‘cemaat’ ya da ‘tarikat’ olarak adlandırılan dinî grupların artık geri dönülemez biçimde bir meşruiyet elde etmiş olduğu da açıktır.
…
Zaman zaman, bazı çevrelerde, çeşitli kötü örnekler de vesile edilerek, bu tür yapıların dernek ve benzeri tüzel kişilik kılıfı altına sokulması ve böylece kayıt altına alınarak devletin somut takibi ve denetimi altında tutulması gerektiği de ileri sürülmektedir.
Kanaatimizce cemaatleri zapturapt altına almak gerekçesiyle tüzel kişilik kılıfına girmeye cebretmeye ve bu maksatla ayrı bir kanuna ihtiyaç yoktur. Her şeyden önce bu çağda bu mümkün değildir. Mümkün görülse dahi özgürlükçü ve çoğulcu toplum yapısı içinde bu yaklaşım doğru da değildir.
YUNANİSTAN ÖRNEĞİ
AİHM’in GGA-Yunanistan Davasında (Başvuru no: 32186/02) yer verdiği şu cümleler konumuz açısından ufuk açıcıdır:
“Başvurucu, 17 Ağustos 1990 tarihinde sorumluluk bölgesindeki camilerde ibadetlere katılan Müslümanlar tarafından Xanthi müftüsü olarak seçilmiştir. Yunan Devleti ise bölgede görev yapmak üzere bir başka müftü atamıştır. Buna rağmen, başvurucu görevden geri çekilmeyi reddetmiştir. … Başvurucu aleyhine, 11 Şubat 1996 ve 17 Şubat 1996 tarihlerinde Xanthi müftüsü sıfatıyla resmî bildiriler imzalaması ve bunları yayınlaması nedeniyle “tanınan bir din”in resmî görevlisinin yetkilerini gasp etmekten dolayı Ceza Kanunu’nun 175. maddesi uyarınca dört ayrı ceza kovuşturması başlatılmıştır. … Mahkeme’ye göre, kişinin kendisini sadece kendisini takip etmeye istekli bir grubun dinî lideri olarak tanıtması nedeniyle cezalandırılması, demokratik bir toplumdaki dinî çoğulculuğu sağlama isteği ile uyuşmaz. ... Son olarak, mahkeme, demokratik toplumlarda devletlerin dinî toplulukların mevcudiyeti sürdürmelerini veya bu toplulukların başına dinî bir lider getirilmesini sağlamak için önlemler alması gerektiği fikrini benimsemez.”
AB ÜYELİK SÜRECİ SAMİMİ OLARAK DEVAM ETTİRİLMELİ
Önemli olan, cemaatleri sevk ve idare edenlerin sivil kalmaya ahdedip buna riayet etmesi ve devlet yetkisini kullananların da adalet ve liyakat kurallarını ve din ve vicdan hürriyetini tam tatbik etmek suretiyle cemaat mensubiyetini devlet nezdinde avantaj veya dezavantaj sebebi olmaktan çıkarabilmesidir. (Bu yaklaşım ve prensiplerin icrası siyasî gruplaşmalar için de gereklidir ve fakat dinî bağlılıklar ve gruplaşmalar için daha kolaydır.).
Bu konuda Avrupa Birliğinin demokratik çok seslilik ve özgürlük yaklaşımı bugüne kadar ülkemize de emsal olmuştur ve bundan sonra da olmaya devam etmelidir. Avrupa Birliği üyelik sürecinin samimî biçimde devam ettirilmesi bu açıdan da önemlidir.
***
Yukarıda bazı kısımlarını verdiğimiz “Türkiye’de Hukukî Yönden Cemaat Kavramı ve Dönüşümü” başlıklı akademik makalemizin, ilgililerince, ülkemizin içinden geçmekte olduğu karanlık tünelden çıkışı için önemli bir ışık ve kuvvet kaynağı olarak görülmesini umuyor ve diliyoruz.
—SON—