Son yıllarda bazı çevreler, evrim teorisinin İslâmî öğretiyle çelişmediğini, hatta Kur’ân tarafından desteklendiğini iddia ediyor. “Kur’ân aslında evrime işaret ediyor.” diyerek kendi bakış açıları doğrultusunda çeşitli yorumlar yapıyorlar.
İlk bakışta bu yaklaşım, din ile bilimi uzlaştıran makul bir yorum gibi görünebilir. Fakat önce şu soruya cevap verilmelidir:
Kur’ân gerçekten bunu mu söylüyor? Yoksa dışarıdan kabul edilen bir teori, Kur’ân’ın ayetlerine uydurulmaya mı çalışılıyor? Daha da doğrusu, Kur’ân’ın söylemediği bir anlam zorla ayetlerden çıkarılmak mı isteniyor?
Bu mesele üzerinde düşünürken dikkatimi en çok çeken, “Andolsun, Biz insanı ahsen-i takvîmde (en güzel şekilde) yarattık.” ayetidir.¹
Bu ayette “yarattık” fiili ile “ahsen-i takvîm” ifadesi aynı cümlede birlikte zikredilmektedir. Bu ifade, insanın yaratıldığı anda ahsen-i takvîm, yani en güzel kıvam üzere yaratıldığını göstermektedir.
Ayet, “İnsanı yarattık, sonra onu ahsen-i takvîme ulaştırdık.” demiyor. “Önce daha ilkel bir hâlde yarattık, ardından en güzel kıvama eriştirdik.” şeklinde bir ifade de kullanmıyor. Bu sebeple ayetin tabiî okunuşu, insanın yaratılışının başlangıçtan itibaren ahsen-i takvîm üzere gerçekleştiğine işaret etmektedir.
Bu ifade, ilk insan Hz. Âdem’in (as) yaratıldığı anda ahsen-i takvîm üzere yaratıldığını; akıl, irade ve istidat bakımından diğer mahlûkat içinde müstesna bir konuma sahip olduğunu göstermektedir.
Burada üzerinde durulması gereken ikinci bir nokta daha var:
Eğer insan evrim sonucu ortaya çıkmış ve bu süreç hâlâ devam ediyor olsaydı, bugünkü insan bu sürecin son noktası değil, yalnızca geçici bir halkasıdır. O hâlde gelecekte bugünkünden daha gelişmiş bir insan türünün ortaya çıkması beklenecektir. Bu durumda şu soru kaçınılmazdır:
Kur’ân’ın “ahsen-i takvîm” diye nitelendirdiği insan kimdir?
Bugünkü insan mı, yoksa bizden sonra ortaya çıkacak daha gelişmiş bir tür mü?
Eğer insanın bugünkü hâlinin, daha ilkel bir atadan başlayıp giderek gelişen bir sürecin ürünü olduğu kabul ediliyorsa, “en güzel kıvam”ın gelecekte gerçekleşmesi beklenir. Oysaki Kur’ân’ın ilk muhatabı olan Hz. Muhammed de (asm) bu ayetin kapsamındadır. Dolayısıyla ayetin haber verdiği “ahsen-i takvîm”, gelecekte ortaya çıkacağı varsayılan bir insan türüne değil, Kur’ân’ın hitap ettiği mevcut insana işaret etmektedir.
Nitekim ayetin “Biz insanı ahsen-i takvîmde yarattık.” beyanı, insanın önce daha ilkel bir canlı olduğu, ardından uzun bir evrim süreci sonunda bugünkü hâline ulaştığı düşüncesiyle bağdaşmamaktadır.
Risale-i Nur’da Kur’ân’ın dellâlı Bediüzzaman Said Nursî ise insanı “şecere-i hilkatin en son ve en câmi meyvesi”, “kâinatın fihristesi” olarak tarif eder. Meyve, ağacın en son ortaya çıkan parçasıdır; fakat aynı zamanda bütün ağacın programını ve yaratılış gayesini de temsil eder. Bu tasvir, insanın sonradan değer kazanan bir varlık değil; yaratılışın başından itibaren hususî bir maksat ve yüksek bir mahiyetle takdir edilmiş mükerrem ahsen-i takvîmin mahiyetinde olduğunu göstermektedir.
Bu sebeple, Kur’ân’a evrimi söyletmeye çalışmak yerine bir kesinliği kanıtlanmamış “ böyle olması da mümkündür” anlamına gelen her teoriyi Kur’ân’ın açık beyanı ışığında değerlendirmek gerekir.
Çünkü sağlam yöntem, teorilere göre Kur’ân’ı yorumlamak değil; Kur’ân’ın rehberliğinde teorileri değerlendirmektir.
Dipnotlar:
1- Tîn Suresi: 4.
2- Asâ-yı Mûsa, Yedinci Mes’ele.