“Devletin dini adalettir” sözünü şahsen ilk kez Meral Akşener’den duymuştuk. Sonrasında Kemal Kılıçdaroğlu’ndan Özgür Özel’e, Ali Babacan’dan Müsavat Dervişoğlu’na kadar çok sayıda muhalif siyasetçi bu sözü sahiplenip iktidarı adalete davet etti. (Muhtemelen çok öncesi de vardır.).
Ama bu sözü AKP’liler nedense(!) pek sahiplenmediler. Adaletten nasipleri fazla olduğundan mıdır dinden nasipleri az olduğundan mıdır bilinmez!
Bizim inandığımız dinde, Cennette ve Cehennemde “devletler katı” olmadığı için, biz, “dindar devlet”, “kafir devlet” gibi sıfatların ahirete değil dünyaya ait vasıflar olduğuna inandık.
Dolayısıyla mesela Osmanlı’nın 1876 Anayasasının 11. maddesinde yer alan “devletin dini İslâm’dır” yakıştırmasının, “devleti yönetenler kendilerini bu dine hizmete vazifeli bilir” manasında olduğunu düşündük.
Yoksa devletin kutsal olmadığını, hizmetkâr bir aygıt durumunda olması gerektiğini o anayasa da söylüyor. Yani Cennette ve Cehennemde devletler katı olmadığına o anayasa maddesini yazanlar da inanıyor.
“Devletin dini adaletidir” hükmü de böyle bir hüküm. Devlete değil devlet adına hüküm verip infaz edenlere yönelik.
Devleti yönetenlerin şahsî dindarlıkları elbette kıymetlidir. Zira halk yöneticileri taklit eder. Dolayısıyla onların hayrı da katlanır şerri de…
Ama yöneticilerin ahiretteki asıl hesabı sadece şahsî dindarlıklarından yani namaz oruç, şahsî ahlâk vs.den değil, aynı zamanda icraatlarının adilce mi zalimce mi olduğundan olacak.
Bu sebeple, aslında herkes için geçerli olan, “sırat-ı müstakîm yani doğru yoldan kasıt adl ve adalettir” kuralı, devletlûler için evleviyetle geçerlidir. Üstelik onlar için mesele şahsî adalet ve hukuk değil amme hukuku açısından adalet ya da zulümdür.
Nitekim Bediüzzaman, 1950’li yıllarda Adnan Menderes’e “muhaliflere zulmetmeyi bırak, suçlu kim ise sadece ona ceza ver” mealindeki ikazlarını bildirmek için yazdığı mektuplarda bu ayrımı şu şekilde tatbik etmiştir (Takipçilerinden de aynı ölçüyü tüm siyasetçilerden talep etmelerini istemiştir.).
“Memuriyet bir hizmetkârlıktır; bir hâkimiyet ve benlik için tahakküm âleti değil. Bu zamanda terbiye-i İslâmiyenin noksaniyetiyle ve ubudiyetin za’fiyetiyle benlik, enaniyet kuvvet bulmuş. Memuriyeti hizmetkârlıktan çıkarıp, bir hâkimiyet ve müstebidane bir mertebe tarzına getirdiğinden; abdestsiz, kıblesiz namaz kılmak gibi, adalet adalet olmaz, esasıyla da bozulur ve hukuk-u ibad da zîr ü zeber olur. Hukuk-u ibad, hukukullah hükmüne geçemiyor ki, hak olabilsin; belki nefsanî haksızlıklara vesile olur.”
Yani devlet yöneticiliği hadimiyetten hakimiyet ve istibdat aracına dönünce kulların insan hakları ihlal edilir. Allah’ın kullara verdiği hakları ihlal eden, “ben bunu din ve Allah adına yapıyorum” da dese bu nefsanîdir ve zulümdür, zira buna hakkı yoktur.
Bazı meşhurların, (Hukuk Tarihi Hocası Prof. Dr. Ahmet Akgündüz gibi) Erdoğan için bir taraftan “siyasî müceddid” demeye devam edip öbür yandan da “bile isteye zalimsin, kitlelere zulmediyorsun” demesi ve iki görüşünü de aynı anda ve ısrarla sürdürmesi bu babda tam bir çelişki örneğidir.
“Hem adilsin hem dindarsın maşallah” veya “dindar değilsin ama adilsin” denmeyeceğine göre, “şahsen dindarsın ama zalimsin” denseydi veya “zalimsin, üstelik dindar da değilsin” denseydi anlaşılabilirdi. Ama “hem siyasî bir tecdid/yenilenme yapıyorsun” deyip hem de “bunu zulümle yapıyorsun” demek, şaşırtıcı biçimde abestir.