Yiyin efendiler yiyin, bu han-i iştihâ sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Doyumsuz bir sofrada yedikçe yediler, doyduklarının farkına bile varmadan tüm tamahkarlıklarıyla bir daha yediler. Kusuncaya kadar yediler, kustular ve yine yediler. “Kusmak için yemek yiyenler, yemek için kusanlar” meselince tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yediler.
Ve kendileri için neyin hazırlandığını düşünmeden iştahla sordular:
“Daha yok mu?”
Ahbapların çavuşlara karıştığı, akların karalara çaldığı, helallerin harama, sevapların günaha düştüğü, Tanpınar’ın “Çalmak, servet yığmak onlara yetmezdi. Fakirin alkışı, duası ve gözyaşı da lazımdı” dediği bir düzenin “hırs ile istedikçe isteyen” doyumsuzları hiç mi sormazlar varsayılan vicdanlarına?
“Sen çalış ben yiyeyim, sen çalış ben yiyeyim” çığlıklarıyla “daha daha” yemek için vomitoriumlarına doluşan, akşam pazarlarının son kırıntılarından evine helalinden bir şeyler götürebilme telaşıyla boynunu ve belini bükenlerin sırtında tepindikçe tepinen, yeni doğan torununa alamadığı hediyenin kahrıyla hayattan kopan gariplerin dünyasında itibar ve haysiyetini bir avuçluk cebine sığıştıranlar hiç mi sormazlar varsayılan akıllarına?
Biz doymayacak mıyız? Nereye kadar yiyeceğiz?
Sahi, insan gerçekten ne zaman doyar? İnsanı gerçekten ne doyurur?
İnsanlığın pusulası olmuş bir vicdan, ahlak, adalet ve fazilet medeniyetinden bizlere kalan miras; gösteriş ve tahakküm aracına dönüşen menfaat, çıkar, statü, para ve güç sevdası mıdır? Bu mudur bizim nasibimiz?
Büyüyen sofralar karşısında kabaran iştahlar bu toprakların mı mahsulüdür? Kim bilir hangi garibanın sofrasına göz diken bu iştahlar “Bu harmanın da gelir sonu” diye düşünmezler mi hiç?
Sofrada ne kadar yer kapladığıyla övünenler bir gün olsun sofraya ne koyduklarını da sormuşlar mıdır kendilerine?
Başkaları ne kadar yediğiyle ilgilenenler “Ben bu sofranın neresindeyim?” diye düşünmüşler midir hiç?
Bin bir emek, alın teri, kıt kanaat ve umutla hayata tutunanların sofrasına göz dikerek yükselenler, gerçekte nereye düştüklerinin farkında mıdırlar?
Zenginleşirken neye dönüştüğünün farkına bile varamayanların neye dönüştüğünün ne önemi vardır artık?
Başkasının hakkını yiyerek, hakkı küçük görerek, kuralları çiğneyerek, emanete hıyanet ederek, harama uzanarak çıkılan yer neresi ola ki? İnsanlığımız, kazandıklarımızın miktarıyla mı, kazanırken koruyabildiğimiz ahlakımızla mı ölçülür? Nedir insanlığımızın ölçüsü? Terazisini bozmuş vicdanların meşruiyet fetvalarının geçerliliği nereye kadardır acaba?
Ahlâkî sınırların yalnızca büyük günahlarda çizildiği, küçük menfaatler için kocaman günahlara kılıflar uydurulduğu bir dünyada bir vicdan muhasebesine davet edilsek, sınıfı geçebilir miyiz acaba?
Tükenmek bilmeyen hırsımızla yığdığımız servetlerimiz artarken vicdanlar fakirleşiyorsa, fakirleşenlerin vicdanından yükselen beddualara kulaklar tıkandıysa gerçekten zenginleşmiş miyizdir? Bir kazanç, insanın elini zenginleştirirken vicdanını fakirleştiriyorsa, ona kazanç diyebilir miyiz? Kazanmış mıyızdır gerçekten?
Hak menfaat ilişkisinde insan hangisini tercih edendir? Kazanan mı insandır doğru mu kalan?
Menfaat ile hak çatıştığında tarafın madde midir mana mı? Tuttuğun köşe başını bırakmak zor mu geliyor sana?
Servet büyüdükçe ahlâkın sesi kısılıyorsa, doğruluk kovulanlar arasındaysa…
Ve insan, yolunu şaşırmışsa… şaşırdığı yollarda bulduklarına zenginlik, şan ve şeref adını takmışsa… Kendisine teslim edileni kendi sofrasına taşımışsa… “”İşte o, yetimi itip kakar.” itabına muhatap olduysa… hangi mal, hangi mülk, hangi güç kurtarır ki insanı?
Ve…
Bir başkasının hakkından eksilerek büyüyen bir servetin meftunu zavallı insan, acaba hangi terazide tartılacaktır?