Türkiye’nin evlilik, doğum oranları ve boşanma verileri üzerinden geleceğini ortaya koyan kritik tabloyu “Portekizleşmek” kavramıyla bir önceki yazıda değerlendirmiştik.
Gençlerimiz evlenmiyor, evlenenler çocuk sahibi olmayı erteledikçe erteliyor ve boşanmalar hızlıca artıyor. Doğum oranları uzun süredir “nüfusun kendini yenileme seviyesi”nin altında seyrederken nüfus yaşlanıyor, yaşlanan nüfus karşısında sistem alarm veriyor. Daha da tehlikelisi, nikahsız birlikteliğin artması, yalnız yaşamanın çeşitli yollarla teşvik edilerek aile mefhumunun içinin boşaltılması manevi dinamiklerimizin zayıfladığını ortaya koyuyor.
Rakamların bize söylediğinin çok ötesinde bir meseleyle karşı karşıyayız. Konuyu sadece demografik açıdan değerlendirmek ya da ekonomik kaygılar üzerinden okumak meselenin dinî, ahlâkî, sosyal ve kültürel yönlerini ıskalamak anlamına gelebilir. Asıl yara, buralarla ilgili.
Bediüzzaman aileyi toplumun küçük bir numunesi olarak görür. Aile neyse toplum da odur. Aileye bakarak toplumla ilgili sonuçlara ulaşabileceğimizi söyleyebiliriz. Bediüzzaman’ın eyvahlarla ailenin bozulmasından feryat etmesi, hem de muhafazakâr aile ve toplum yapısının oldukça güçlü olduğu dönemlerde, toplumun bütününe sirayet edecek manevî hastalıklarla ilgilidir. Bugün bu acı feryadın anlamını daha iyi kavrayabiliyoruz. Bediüzzaman’ın “bir nevi cennet hayatı” olarak nitelediği aile hayatından cennet iklimi uzaklaşmışsa, cennet hayatı gibi bir hayat vaadine gençlerimiz burun kıvırıyorsa, her şeyimizi baştan ayağa gözden geçirmek zamanı çoktan gelmiştir, hatta geçmiştir diyebiliriz.
Niye evlenmiyorlar?
Cemal Safi’nin kaleminden bir Orhan Gencebay şarkısıydı. “Yüreğime Toroslar’dan çığ düştü. / Yangınımı söndürmedi kar benim” mısralarında dile getirilen, hatrı için yüce dağlar deldiren “aşk”ı da mı tatmıyor gençlerimiz, bilemiyorum. Bu mübtela-yı gama bir tutulsalar, belki de evlenecekler; ama para, kariyer, konfor arayışları ve sosyal medyanın sunduğu hazcı yaklaşımlar bu duyguyu da kalplerden sildi sanki.
Neyse….
Sevda yelleri esmeyince, halisane Nebevî tavsiyelere uyma ideali kaybolunca, dünyevîleşme illeti hayat tarzına dönüşünce “öz” kabukta kayboluyor. Konuştuğum genç kardeşlerimizin çoğu evliliği teknik bir mesele gibi ele alıyor. Teknik ve hukukî… Evliliğin teknik ve hukukî yönleri var elbette. Ancak evliliğe ebedî saadete giden yolun ilk adımı, cennet hayatının dünyadaki yansıması olarak bakabilsek, bu vatana ve millete faydalı evlatlar yetiştirme idealinin kârlı bir fırsatı olduğuna inansak… Sevgi, saygı, hürmet, şefkat, kıymet, fedakârlık, dayanışma gibi değerlerin yeşerdiği bir hayat mektebi olarak gördüğümüz aileden topluma uzanan yolları bu düşüncelerle döşesek… Yazmak kolay diyorsunuz, tabi.
Belki gençlerimiz bunları hayal etse de, bunları arzulasa da şartları gerçekleştirecek doğru kişiyi bulmakta zorlanıyor. Hadi, yüksek kira bedelleri, hayat pahalılığı, işsizlik kaygısı filan, bunları hallettik de, dediğiniz değerler çerçevesinde aynı frekansta, kalbe mukabil bir kalp, gerçek bir refika-i hayat… “Yok abi!” diyorlar.
Bu durumda, “Ah be kardeşim! Evlenmeyerek hem memleketin hem de kendinin başına ne büyük işler açıyorsun, farkında mısın?” diye kızamıyoruz da.
Böyle bir durumda, sadece "evlenin" veya "çocuk yapın" çağrıları yapmaktan ziyade meselenin özüyle ilgili tedbirleri almak, bu çağrıları yapanların öncelikli işi olmalıdır. Evliliğin iyi ve güzel olduğu konusunda gençlerin ikna edilmesi gerekiyor. İffetli bir hayatın gerçek hürriyet olduğunu, hakikî terakkinin şükür ve kanaatten geçtiğini; sevgi, saygı, şefkat ve adalet duygularının toplumsal zeminlerde yeşertilmesinin sağlam izdivaçlarla ve ailelerle mümkün olabileceğini fiilen gösterebilmek… Mümkünse…