“Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm “ümmetî, ümmetî” diye re’fet ve şefkatini göstereceği gibi, YENİ dünyaya geldiği zaman, ehl-i keşfin tasdikiyle, vâlidesi onun münâcâtından ‘ümmetî, ümmetî’ işitmiş.” (Lem’alar s.36)
Niçin “dünyaya YENİ geldiği zaman” değil? Burada bir anlatım pürüzü mü var? Kelimenin cümledeki sırası münasip mi?
Gerçi Akif de, Çanakkale Şehitlerine şiirinde “Yeni Dünya” diye kullanmış. Fakat O, “şiirde çokluk ilkesi” için böyle yapılmış.
“Eski Dünyâ, YENİ DÜNYA, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, mahşer mi, hakikat mahşer.
Yedi iklîmi cihânın duruyor karşında,
Ostralya’yla berâber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
Sade bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ..
Hani, tâ’ûna da züldür bu rezîl istilâ!”
“Çanakkale Boğazı gibi dar bir mekân, çoğalarak genişler. Eski Dünya-Yeni Dünya özetle tüm Dünya’yı kapsar. Kanada’dan Avustralya’ya kadar uzanan bir genişleme ve çoğalma söz konusudur. Şiirde, özeli genel hâle getirme ve genişletme süreci insanlar için de geçerlidir. Metinde tek bir insan anlatılmaz. Mehmet Akif, “Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk” derken Türk askeri ile savaşan milletlerin farklılığına ve çokluğuna dikkati çeken bir çeşitlilik de söz konusudur. “Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...”(Yard. Doç.Dr. S.Dilek YALÇIN-ÇELİK)
Nurlardaki YENİ DÜNYA ibaresiyle bir mübalağa, bir çoğaltma maksadı güdülmediği açıktır.
“Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm “ümmetî, ümmetî” diye re’fet ve şefkatini göstereceği, YENİ dünyaya geldiği zaman, ehl-i keşfin tasdikiyle, vâlidesi onun münâcâtından “ümmetî, ümmetî” işitmiş.”
“Dünyaya yeni geldiği zaman” değil de “YENİ dünyaya geldiği zaman” denmiş. Niçin?
Türkçede kelimeler yükleme/yüklemsiye yakınlığına göre önem kazanır.
Onun (asm) teşrifiyle dünya değişecektir. “Zeminin baştan başa yüzü ve zamanın geçmiş ve gelecek iki yüzü” ışıklanacak, “küfür ve dalâlet zulümatı” dağılacaktır. Dünya artık YENİ bir DÜNYAdır. “Mevcudat fenâ-i mutlaka mahkûm ve kıymetsiz, mânâsız, faydasız, abes, karmakarışık, tesadüf oyuncağı bir zulmet-i evham içinde” olmaktan kurtulacaktır.
“Evet Zât-ı Ahmediye’nin (asm) nuruyla âlemin şekli değişti. İnsan ve bütün kâinatın mâhiyet-i hakikiyeleri o nur, o ziyâ ile inkişaf etti ve göründü ki: Şu kâinatın mevcudatı; esmâ-i İlâhiyeyi okutan birer mektubât-ı Samedâniye, birer muvazzaf memur ve bekáya mazhar kıymetdar ve mânidar birer mevcuddurlar.” (Sözler s.91)
“Hem o nur ve o meyve ile, beşeri müşevveş, perişan, âciz, fakir, hâcâtı hadsiz, a’dâsı nihayetsiz ve fânî, bekásız bir vaziyet-i dalâletkârâneden, o insanı, o nur, o meyve-i kudsiye ile ahsen-i takvimde bir mu’cize-i kudret-i Samedâniyesi ve mektubât-ı Samedâniyenin bir nüsha-i câmiası ve Sultân-ı Ezel ve Ebed’in bir muhatabı, bir abd-i hâssı ve kemâlâtının istihsancısı, halîli ve cemalinin hayretkârı, habîbi ve Cennet-i Bâkiyesine namzet bir misafir-i azîzi suret-i hakikîsinde göstermiş. İnsan olan bütün insanlara, nihayetsiz bir sürur, hadsiz bir şevk vermiştir.” (Sözler, s.655)
“Yâ Erhamerrâhimîn, bu Resul-i Ekremin (asm) hürmetine, bizi O’nun şefaatine mazhar ve sünnetinin ittibâına muvaffak ve dâr-ı saadette O’nun âl ve ashâbına komşu eyle! Âmin, âmin, âmin.” (Şualar, s.666)