Hukuk Devleti Bağlamında Din, Devlet ve Cemaat İlişkilerine Dair Güncel Gelişmeler Üzerinden Bir Değerlendirme-2
- Uhrevî hizmetlere odaklanma, siyasetten uzak durma, devletle iş tutmama gibi prensipler cemaatlerin “siyasî rant malzemesi” veya “potansiyel oy kaynağı” olarak görülmesinin önüne geçecektir.
- Cemaatler de üzerlerine vazife olmayan ve büyük riskler barındıran bürokraside yer alma veya iktidarı ele geçirerek dine hizmet etme düşüncesinden sıyrılmalı, insanlığın ebedî hayatını kurtarmaya yönelik aslî vazifelerine tekrar odaklanmalıdır.
***
Cemaatler de kendilerini hukuk ve demokrasi bakımından sorgulamalıdır
Türkiye’de din-devlet-cemaat ilişkilerinde gözlemlenen problemlerden biri cemaatlerin kendilerine nasıl baktığıyla ilgilidir. Hukuk devletini savunmak, cemaatlerin her türlü faaliyetinin sorgulanamaz olduğu anlamına gelmez. Temsil edilen İslâmî prensipler ve Müslüman kimliği nedeniyle cemaatlere büyük sorumluluklar düşmektedir. Başta istiğna düsturu olmak üzere “doğru İslâmiyeti ve İslâmiyete layık doğruluğu” fiilen göstermek, Müslüman kimliğini görünür kılan adalet, hürriyet, uhuvvet, muhabbet ve tesanüd gibi değerlere sahip çıkmak, tüm faaliyetlerini şeffaflık içerisinde yürütmek, gizliliği ya da yasa dışılığı çağrıştıracak faaliyetlerden uzak durmak, faaliyet alanlarını uhrevî çerçevede belirlemek cemaatlerin hayatî önemdeki sorumluluklarındandır.
Modern demokratik toplum açısından “şeffaflık”, “ulaşılabilirlik” son derece önemlidir. Bir dinî grubun ya da sivil toplum hareketinin malî kaynakları, eğitim faaliyetleri, misyonu, yönetim mekanizmalarının oluşum ve işleyiş şekli mümkün olduğunca şeffaf ve hukuka uygun olmalıdır. Fikir ve inanç hürriyeti hukuk devletinin vazgeçilmez prensiplerindendir. Bununla birlikte insanların dinî inançlarını birlikte yaşamak amacıyla cemaat oluşturmaları ve bir cemaate mensup olmaları da bir sivil toplum hakkıdır. Problem, büyük ölçüde cemaatî yapıların kapalı ekonomik veya siyasi güç merkezlerine dönüşme arzusundan ya da bu güçlerini devlet ve toplum üzerinde bir imtiyaz ya da baskı aracı olarak kullanma meylinden kaynaklanmaktadır. Hem devlet hem toplum hem de bizzat cemaat mensupları açısından risk üreten, devletin 31 Mart fobisi olarak günümüze taşıdığı, adeta içgüdüsel olarak cemaatleri kontrol etme ya da kendince dizayn etme refleksinin önemli bir sebebi de bu olmalıdır.
Risale-i Nur’un bu noktadaki biricik kavramı Kur’ân’ın da temel emri olan meşverettir. Cemaatlerin şeffaf bir şekilde kendi içlerinde fikir hürriyetinden ve amaç birliğinden beslenen bir istişare sistemi kurmaları, “karizmatik liderlik”, “halife tayin etme” gibi yöntemler yerine adalet ve liyakate dayalı istişarî mekanizmalarını işletmeleri yerinde olacaktır.

Cemaatlerin siyasetle ilişkisi
"Her hükûmette muhalifler bulunur. Asayişe, emniyete dokunmamak şartıyla, hiç kimse vicdanıyla, kalbiyle kabul ettiği bir fikirden, bir metottan dolayı mes'ul olamaz. Bu hukukî bir mütearifedir.” diyen Bediüzzaman, muhalif olmanın hiçbir şekilde bir baskı aracı olarak kullanılmayacağını ifade ederek bugünlerde cemaatlere yapılan operasyonların da temel nedeninin “hükümete muhalefet” gibi bir gerekçeyle yapılmasının hukukî bir anlamının olamayacağına dikkat çeker. Bu iki yönlü bir ilişkidir. Herkes hükümeti yönetenlerle aynı düşünecek, herkes iktidar partisini destekleyecek gibi dayatma ancak gerçekte jakoben yönetimlere sahip şekli cumhuriyet/demokrasilerde mümkündür. Demokrasilerde herkes fikrinde ve inancında şahane serbestiyete sahiptir. Falanca grup, filanca cemaat bize oy vermiyor, bizim gibi düşünmüyor diyerek onun hakk-ı hayatını almak ve buna kanunî kılıflar uydurmak hukuk değil zulümdür.
Cemaat-siyaset ilişkileri açısından cemaatlerin siyasî görüşlerinin bulunabileceği elbette kabul gören bir durumdur. Bununla birlikte, cemaatlerin olması gereken asli çizgisinin dışına çıkarak siyasetli cemaat gibi davranmak, devlet idaresine müdahale edecek yapılanmalara yönelmek kabul edilebilir bir durum değildir.
"Kur'ân bizi siyasetten şiddetle menetmiş. Evet, Risale-i Nur'un vazifesi ise, hayat-ı ebediyeyi mahveden ve hayat-ı dünyeviyeyi de dehşetli bir zehire çeviren küfr-ü mutlaka karşı imanî olan hakikatlarla, gayet kat'i, en mütemerrid zındık feylesofları dahi imana getiren kuvvetli burhanlarla Kur'ân'a hizmet etmektir” diyen Bediüzzaman Said Nursî, cemaati yapıların asıl vazifelerine dikkat çekerek Kur'ân hakikatlerine hizmet etmenin tüm siyasetlerin fevkinde olduğunu vurgulamış ve günümüz cemaatlerine de sonu sahil-i selamet olan bir yol haritası çizmiştir.
Uhrevî hizmetlere odaklanma, siyasetten uzak durma, devletle iş tutmama gibi prensipler cemaatlerin “siyasî rant malzemesi” veya “potansiyel oy kaynağı” olarak görülmesinin önüne geçecektir. Cemaatler de hiç de üzerlerine vazife olmayan ve büyük riskler barındıran bürokraside yer alarak ya da iktidarı ele geçirerek dine hizmet etme düşüncesinden sıyrılarak insanlığın ebedî hayatını kurtulmasına yönelik aslî vazifelerine tekrar odaklanabilmelilerdir.
Hukuk dışı uygulamaların en ağır sonucu: Güven kaybı
15 Temmuz’un topluma yansıyan, gözlemleyebildiğimiz net bir sonucu oldu. Cemaatlere duyulan güvenin azalması, cemaatlerle özdeşleşen İslâmî değerlerin aşınması ve Müslüman kimliğinin itibarsızlaşması. Bugün Süleymancılara yapılan operasyonun bu sonucu daha da pekiştireceğine dair işaretler yine toplumsal zeminlerde rahatlıkla gözlemlenebilmektedir. Bununla birlikte cemaatler bağlamında öteden beri gerçekleştirilen hukuk dışı uygulamaların da, demokratik hukuk devletiyle bağdaşmayan görüntülerin de hukuka ve yargı mekanizmaları açısından büyük bir güven kaybına yol açtığı aşikârdır.
Hukukun seçici bir şekilde uygulanmaya başladığı ortamlarda mağduriyet hızlıca genişler, keyfîlik artar, insaniyetin mahisi olan istibdat hızlıca hortlar ve toplumun adalete olan güveni ciddî şekilde sarsılır.
“Hukuk önünde şah ve geda birdir.” Hukuk önünde mensubiyetlerin önemi yoktur ve hukuk devletinde bütün vatandaşlar kanun önünde eşittir. Zira, “Adaletin olmadığı yerde hiç kimse güvende değildir.” Empati yaparak bir cemaate aidiyetiniz nedeniyle cezalandırıldığınızı düşününüz. Bu düşünce kişileri devlete küstürür ve yabancılaştırır. Bugün “Cemaatlerin kökünü kazıyacağız” tehdidinin hayata geçtiğini düşünen çok geniş kitlelerin olduğu, hiç kimsenin kendini güvende hissetmediği son derece açıktır. Cemaatler açısından “sıra bize ne zaman gelecek?” endişesi, cemaatlerin yapması gereken asıl vazifeleri de engeller, cemaatî faaliyetler bu düşünceyle şeffaflıktan uzaklaşabilir. Toplumda gittikçe yaygınlaşan “iktidara muhalif cemaatlere dokunuluyor, iktidara yakın olanlar korunuyor” algısı toplumun her kesiminde adalet mekanizmasına olan güveni ortadan kaldırır. Adalete güven sarsıldığında toplumsal dinamiklerin devamlılığı ve ayakta durması açısından devletle ilgili asıl tehlike o zaman başlar.
Ne yazık ki Türkiye, dinî, etnik ve kültürel topluluklar arasında ayrımcılık yapma hususunda tarihsel çizgisi içinde iyi bir karneye sahip değildir. Bu kötü karne millî birlik duygusunu zedelemektedir. Türkiye’nin ihtiyacı olan millî birlik, manevî dayanışma, ittihad ve tesanüdün yolu hukuk devletinden geçmektedir. Cemaatlerin karşı karşıya getirildiği, cemaatler ile toplum arasında husumete yol açan siyasî söylem ve fiillerin yaygınlaştırıldığı bir zeminin ülkemizin geleceği açısından pek de sağlıklı olmadığını söylemek gerekir.
HUKUK DIŞI UYGULAMALARIN SIKINTISI ORTADA
Hukuk dışı uygulamalar ve bilhassa tehditkar siyasî söylemler, cemaatleri daha da kapalı hale getirir. Şeffaflaşması gereken yapılar güvenlik kaygısıyla daha kapalı hâle gelebilir. Bu tek parti döneminde ve yakın tarihte 28 Şubat sürecinde görülmüş ve yaşanmış bir durumdur. Bu halin doğurduğu sonuçlar ise yakın tarihin sayfaları arasındadır. Devletin görevi şeffaf, özgür ve hukuka tabi bir sivil alan oluşturmak olmalıdır. Hukuksuz uygulamalarla cemaatleri ve dinî grupları yer altına itmenin, toplumdan dışlanmış hissini uyandırmanın telafisi zor sonuçlar doğuracağı akl-ı selimin kabul edeceği bir tehlikedir.
Sonuç olarak, din-devlet ve cemaat ilişkilerinde güncele dair yaptığımız bu değerlendirmenin ana motivasyonunu son tahlilde Süleymancılara yapılan operasyon çerçevesinde cemaatlerin siyasetle ilişkisini nasıl kurgulaması gerektiği düşüncesi oluşturmaktadır. Bu bağlamda Süleymancılara yönelik mevcut soruşturmanın nihaî hukukî değerlendirmesini yapmak ve bir sonuca varmak için henüz erkendir. Hukukçularımız elbette bu hususta çok daha geniş ve hukuka uygun değerlendirmelerde bulunacaklardır. Genel prensip olarak şunu söylemek yeterli olacaktır. Bir suç işlendiğine dair somut delil varsa devletin soruşturma yürütmesi yalnızca hakkı değil, görevidir. Bu ölçü iktidara yakın-uzak, tüm kişi, grup, şirket ve cemaatler için geçerlidir.
ÜÇLÜ ÖNERME
Son olarak din devlet ve siyaset ilişkileriyle ilgili şöyle bir üçlü önermede bulunulabilir. Devletin her daim hukuk çizgisinde kalması, olağanüstü durumlarda dahi hukuka bağlı kalması birinci önceliktir. Önerimizin ikinci ayağı cemaatlerin sivil kalması, faaliyetlerini şeffaf yürütmesi, aslî çizgi olarak ifade ettiğimiz uhrevî hizmetlere odaklanmasıdır. Önerimizin üçüncü ayağı fertlerin devlet ve cemaat karşısındaki durumu ile ilgilidir. Fertler hür olmalıdır, hem devlete karşı hem de cemaat içindeki konumuyla. Hukuk tarafından korunduğunu bilen, yanlış bir iş yapmadığı sürece başına bir şey gelmeyeceğinden, fikrinden ve zikrinden dolayı tard edilmeyeceğinden emin olan kişi, sağlıklı, huzurlu ve verimli olarak yaşadığı topluma katkı sağlayacaktır. Cemaatî yönüyle, ferdin aklını çalarak başkasının cebine koymayı cemaat mensubu olmanın bir gereğiymiş gibi dayatanların hürriyetler asrında gerçek manada geniş kitlelere hitap edemeyeceği ve son süreçte olduğu gibi sürekli problem üreteceği açıktır.
Sistemin sağlıklı yürümesi hukuk devletinin varlığına, cemaatlerin sivil kalmasına ve cemaat ferlerinin hür ve hürriyetçi olmalarına bağlıdır. Devlet cemaatleri siyaseten kullandığında ya da devlet imkanlarının İslâmî hizmetler için daha iyi kullanabileceği düşüncesiyle iktidar olma peşine düşüldüğünde din siyasallaşır, İslâmiyet güneşi kendini gizler. Cemaatler de devlet içinde güç mücadelesine girerse ya da bürokrasiden pay kapma hevesiyle iktidarla içli dışlı olursa sivil niteliğini kaybeder, dinî-uhrevî hizmetler zarar görür. Devlet, hukuk devletinin gereklerini yerine getirmezse, siyaseten ve konjonktürel hareket ederse, hukuk devleti aşınır, adalete olan güven zedelenir. Yine, cemaat istişarî mekanizmalarını şeffaf bir şekilde kurmazsa, çoğulculuğu esas almazsa, kendi mensuplarının hür fikirlerine ve hür fikriyle cemaat içinde yer almasına izin vermezse, güncel ifadeyle birey olarak kendi kişiliği ile görünürlüğüne engel olursa bu kez cemaat içinde özgürlük sorunu ortaya çıkar ve çatışmalar doğar.
Nihaî ölçü hukukun üstünlüğü, sivillik, şeffaflık ve hürriyettir
Hasılı, kuvve-i akliyenin, kuvve-i şeheviyenin ve gadabiyenin ifrat ve tefrit zeminlerinde at koşturduğu, vasatı ifade eden adaletin kaybolduğu zeminlerde devlet de olmak zordur, cemaat de… Ancak adalete sımsıkı sarılınırsa, her şey kolaylaşır.
Demokratik toplum, devlete bağlı cemaat ya da cemaatlere bağlı devlet üretmez. Devletin inançlara eşit mesafede durduğu, inancından dolayı ödüllendirmediği ya da cezalandırmadığı, fertlerin hem devlet hem cemaat karşısında hukukla korunduğu çoğulcu anlayışa demokratik toplum diyoruz. Demokratik toplum eşittir hukuk bilinci, eşittir hukuk devleti; hukuk devleti eşittir insan hakları…
Risale-i Nur’da zikredilen “kuvvet haktadır” manifestosu demokratik hukuk devletinin temel sac ayağıdır. Bugün din-devlet-cemaat ilişkilerinde ihtiyaç duyulan temel paradigma da budur. Devletin gücünü haklılığın ölçüsü yapmak yerine, hakkı devlet gücünün sınırı hâline getirmek ve toplumun tüm kesimlerine adaletle hükmetmek. Başka bir çıkar yol var mıdır, bilemiyorum.
—SON—