"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Said Nursî, karıncalar, cumhuriyet

Ali HAKKOYMAZ
01 Kasım 2019, Cuma
Giyimi, kuşamı, yürüyüşü, gülüşü; (Hangi gülmek; tebessümü diyecektim.) düşünüşü, hayalleri, ümidi, hüznü, cesareti, şefkati, heyecanı, iktisadı, cömertliği, öfkesi, gelişi, gidişi, bakışı, konuşması, susması, oturması, kalkması, esareti, hürriyeti... değişik, başka, öteki, çok çok renkli; hepsinden ötesi saadetli biri...

Sonsuz varlığa ayna olmak için burada olduğunu bilen tarihteki  nadirlerden biri...

Adı üstündeki perde kimilerine göre kalkmış, kimilerine göre kalkmamış.

Esrarengiz biri mi -hangi anlamda anlarsınız bilmem de- evet! 

Herkesin merak ettiği... Kiminin eski zamanlardaki medrese hocası zannettiği, kiminin şeyh, kiminin kumandan, kiminin son görevli, kiminin de başka şeyler dediği bir çok kimlikle tanınıyor da... kendisi şeyh olmadığını kesinkes söyler ki alıp eskilere bir yerlere götürmesinler diye...

Hele bayıldığım bir ifadesi var ki: “Ben sizin ders arkadaşınızım.” Daha ne! Kelimelerin efendisi size ders arkadaşı oluyor; siz de ona...

Asr-ı hazır fen ve felsefeyi okuduğunu bizzat söyleyen biri senin akıl, kalp koluna giriyor ve: “Arkadaş! Arkadaşız...” diyor. 

“Heey, bak, beni dinle; seni gafil, seni!” demiyor. 

Birinci Söz’de diyor zaten -bütün öteki kitaplarda ve kitap olmuş hayatında da- diyeceklerini. Burası özetin özeti... Risale’ye ve yani bütün bir hayata giriş kapısı... Diyor ki ne diyor hem: “Herkesten ziyade kendimi nasihata muhtaç görüyorum.” 

Bu enaniyet çağında, enaniyetine söz geçirmek böyle olsa gerek... İnsanı birden teslim alıyor bu söz; çarpıyor ve çırpıyor. Kendinize geliyor, fazlalıklarınız size bir bir veda eylemeye başlıyor. Kendi kendinizin hocası ve talebesi oluyorsunuz.

Belki de bu kadar da olur mu? Kim bu adam ki böyle şaşaalı anlatıyorsun diyenler olacak. Olsun. Şaşmakta, şaşırmakta olabilirsiniz. 

Abartıyorsun, ama diyecekseniz; deyin de olanı biteni de göz ardı etmeyelim. Esir düştüğünüz yerde koca düşman ordusunun içinde, onların komutanı geldiğinde, herkes ayağa dikildiğinde siz ayak ayak üstünde... 

Mübalâğa mı bu? Ne bu? Evet, mübalâğanın âlâsını canını ortaya atarak kendisi mecazdan hayata geçerek yapıyor. Resimlere bile korkudan, şundan bundan selâm duranları ve bu fotoğrafı yan yana koysanıza!

***

Bir duâ gibi isim düşünmüşler demek. Ağlayan asra bir gül açımı hediyesi niyetine… Demek bu zifir gecelerde ışık yansın’ nur parlasın istemişler. Gözlerinin içine baka baka, gözyaşlarına, ümitsizliğe inat: “Said” demişler. 

Sonraları adını birçok okuryazar bile yazamamış/yazmamış doğru dürüst. Çok görmüyorum; çoğu kendi adını bile yazamazken Said Nursî’nin adını noksan/yanlış yazmış; yazsın. 

Kendisini dinlesek neler derdi acaba! Şunları belki de: “Dünyaya isim bırakmaya geldik. Yaptıklarımız adımız olmayacak mı… kalbini nerelerde unuttun? Hapislerini yattım yazdıklarımın… sürgünlerini yedim, yuttum. Kötülük adına her şeyi unuttum. Yalnız -ona, buna; o memlekete, başka memlekete değil- cehalete düşmanlığı hep aklımda tuttum. Şu perişanlığın, tefrikanın, savaşların bitmesi için her türlü sıkıntıya katlandım. Sizin adınıza yanmışsam kendimi yanmamış sayarım. Benim ayarım bu... İstedim ki bütün bir insanlığın “muhabbet” diye ortak bir dili olsun. Neleri varsa kendilerinin olsun da... oturup konuşabilsek insanlığın bütün dillerini, yönlerini, dertlerini, dermanlarını... Burada misafir olduğumuzu bilsek... Emellerimizin bu dünyaya sığışmadığını görsek... Ufacık bir gece lambasına sevindiğimiz kadar; yıldızlara sevinebilsek... Yıldızları bizim için gönderene teşekkürlerimizi gönderebilsek... Bir çekirdeğe kocaman bir çınar ağacını yerleştireni tanımanın lezzetini bir tatsak...”

***

Said Nursî dağıtan değil; toplayan, cazip bir adam... Dünyaya kavgaya gelmedi. Ehl-i kalem, ehl-i kitap, ehl-i dil idi. 

O -cephe hariç- hep kalem çekti. Cephede bile gözü kalemde, kitaptaydı. Bir kitabı orada bitecekti; bitti. O bedenleri değil; kalpleri, akılları “nişan” aldı. Sağım, solum, önüm, arkam kelime dedi ve kelimesizleri sobeledi. İş bu kadar net, basit, açık, berrak, şeffaf, lâtif ve kolayken... kimse kendini yormasın. 

Gizli planları, bitmeyen yalanları olanlar; aynada kendilerini görürler.

Şöyle dediğini/diyeceğini duyar gibiyim: “Çorbamın danelerini karıncalara verdiğimi açıklarken bu çalışkan arkadaşların cumhuriyetçi olduğunu söylemiştim. Aman ne şaşıranlar oldu! Cumhuriyetçi olmasam sevinecekler hani! Nasıl olur da Said Nursî cumhuriyetçi olur, diye... Birilerine yaranmak için yapmayacağımı da bilirler. Bilirler çünkü cephede, İstanbul’un işgalinde tehlikenin içine atladığımı bilirler. Bilirler de niye beni anlamazlar ya da anlamak istemezler? Niye? Ben de bunu anlamam işte! Neyse? 

Bu yazdıklarım bir işlerine yaramışsa haklarım da onlara annelerinin ak sütü gibi helâl olsun.”

Okunma Sayısı: 3138
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı