"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Yeni Asya: Muhabbet ve şûrâ

Ali HAKKOYMAZ
22 Şubat 2019, Cuma 00:17
Yeni Asya benim çocukluğum demek...

Daha, çok küçükken tanıştık. 

Babamın paltosunda gelirdi akşamları. 

İşçiydi babam. 

Fakat öğrenme açıydı. 

Parasız pulsuz, çulsuz bir ülkenin karnı aç; gönlü toklarındandı, fakat kültüre ayıracak parası ve zamanı vardı. Ben okuyamadım; siz okuyun derdi. Bizi okuttu, bize okuttu. Çalıştığı askerî dikimevinde bir kültür elçisiydi. Yeni Asya’yı bir bayrak gibi elinde ve gönlünde taşırdı.

Önce İttihad’la tanıştık. 

Son sayısını satma şerefine nail olduğum “dergigazete” her zaman olduğu gibi yasakların hışmına uğradı. 

Kelimeden, kalemden kimler, niçin korkardı?!

Fertleri, cemiyetleri kelimesiz bırakmak; kargaşaya zemin hazırlamak değil miydi!

Ah bir anlayabilsem bu yasakların mantığını! Onlar da anlamıyor. Arada insanlık kaybediyor.

O İttihad’ın son sayısını sattığımda on beş lira da para kazanmışım meğer! Hatta çocuk aklımla bu para alınır mı diye direttiğimi gören ağabey tatlı tatlı bunu hak ettiğime beni ikna edecekti. 

Böylece matbuat âlemiyle tanışmaya başlamıştım.

Ve Yeni Asya yolculuğu başlamıştı İttihad’dan sonra.

Çok çocuğum ve nereden bilebilirim ki dergi, gazete nedir!

Aslında çok az kişiye nasip (olacak) olan bir hazine ile tanışmaya başlamışım. 

Bitmez tükenmez kelimelerle yakınlığım başlıyormuş meğer!

Bir yerlerde okumuştum; Japonya’da öğrencilerin gazete dağıta dağıta okula gittiğini... Gazetesini hem satan, hem okuyan bir öğrenci...  

Ve o öğrenci çocukların ülkesi “Japonya” gibi oluyor demek ki!

Haberim yokken Japon öğrencilerden olmuşum! 

Hür gazetelerin olduğu ülkeler hürdü ve onlar büyürdü çünkü. 

Japonya’da böyle böyle büyüdü. 

Günde beş altı köşe yazısı okuyan; yılda ortalama on kitap okumuş oluyordu ki bu ciddî bir sayı idi. (Zaten yılda yirmi bir kitap okumak aydın olmanın şartlarındanmış. Fena bir araştırma değil hani!)

Çocukluk, gençlik çoktan geride kaldı da... o tatlar da ne yazık ki... İsterim ki herkesin geçmişinde böyle bir “geçmiş” olsun. Böyle kültür birikimine erkenden başlansın.

O gün bugündür bu Yeni Asya gemisindeyim. Bir yere gitmedim. Bana sen nerdesin, diyorlar; buradayım işte! Siz nerdesiniz?! Orda durma; buraya gel, diyenler de oluyor. Tamam da... niye ki?! Yok; Yeni Asya “Eski Asya” değilmiş. Hayır! Hürriyetçi kimliği ile aynı yerde... Fakat burada durmak çok da kolay değil... Para pul yok burda... Şöhret yok... Makam yok... Tiraj yok, ama “tıraş” da yok... Durursan dur; gittinse gel! Bir iki nokta hariç; yine kardeşiz...

Çok şey oldu, çook... Gidenler; gelenler... Gelenler; gitmeyenler... Gidenler; bir daha gelmeyenler... İbretli, acılı, gözyaşılı, parasızlı, sokakta bırakmalı, anlaşılmazlı, tuhaf, bu da mı olacaktılı, hasılı çok geceli; az gündüzlü zamanlar...

Şaka gibi... Yarım asır... Birkaç nesil demek bu... 

Perde... olmadan yaşamak öyle kolay değil... 

Pırıl pırıl bir ayna olmak... Puslu yanları hemen silmek... Paslanmamak... Aklı ve kalbi dengede tutmak... İki tarafı da dinlemek... Haktan yana olmak... Cehalete yüz vermemek... Aç kalıp tok gibi yaşamak... Minneti sadece Hüda’ya bilmek... Hürriyeti baş tacı etmek... zorlu işlerden, ama zor olmasa gerek...

Yeni Asya nedir diye merakları tatmin olmayanlar varsa; biraz daha diyelim o zaman:

Hamaset yapmadık. Doğruları doğru söylemek derdimizdi. Belki her zaman üslûp tutmadı; bu da oldu. Kin gütmedik. Arkadaşlarımıza geçti nazımız; devletten para pul almadık. Çok zorlandık. Horlandık. Atıldık. Ters baktılar. Hasbünallah dedik. 

“Avrupa kâfir zalimleri, Asya münafıkları...” ekmeğimizi çaldı, yağmaladı. La havle çektik. 

İşimiz muhabbetti. Cehaletin yakasını tutmak, cakasını bozmaktı.  Epey yol aldık. Yeterli mi; değil... 

Sanat insanlıkla yürüyecekti. Kitaplar bastık. Kasetler çıkardık. Tiyatrolar çevirdik. Karikatürler çizdik. Yıllarca dudaklarımıza tebessüm taşıdı merhum ve mağfur Vehip Sinan ve şimdi halefi İbrahim Özdabak... Çizgileriyle yoğuruyor hayatı. 

Arada böyle ahirete gidenler oldu. Yolculuk hâli... Şoför Hamdi de bunlardan biri... Ona göbek ve pelteklik yakışıyordu. Anadol taksisi vardı. Gözlerimin önünde... Ahirette de sanki aynı işi yapıyor! (Çok isim var hatırlanacak. Bu bir kitap hacmi...) Belli işler için doğmuş insanlar var ya... o da öyleydi. 

Şevkimiz yerindeydi. Yeni Asya gemisi çok su aldı. Yaralandı berelendi. Fatiha’nın o sırrından sır kapmıştı. Sana eğilir, senden isteriz. 

Bizi dünyaya çağıranlara biz de bakmamalıydık. Kalemimize el koydular. Nezarethane, hapishane takip, tehdit, tahdit gırla gitti. 

Fukaralığın açlıktan ağzı kokuyordu. Bu kokuyu giderme derdindeki Yeni Asya’nın yoluna zaman zaman çıkanlar oluyordu maalesef! Meyveli ağaçmışız ki taşlanıyorduk. Öyle anlı şanlı tirajı olmasa da yaramaz çocukların dikkatini çekiyordu/k!

Yeni Asya mütevazı, mütevekkil, müstakâr yürüyüşünü sürdürmeli ki insanlık, nümune-i imtisal şeyler bitmemiş desin. Ümidin, hürriyetin, adaletin, kanun önünde eşitliğin, insanlığa gidecek yolların kapısı hep aralık kalsın diye/n Yeni Asya’ya destek olanlar şu âna kadar pişman olmadı. 

Yeni Asya üzerine araştırmalar yapılmalı... (Bir tez çalışması olduğunu da biliyorum.) Bu gazetenin romanı yazılmalı... İlk ve âcilen burada kimler yazmış çizmişse, kimler gelmiş geçmişse; onlardan birer yazı alınıp bir hatıra kitap çıkarmalı... Bu duruşu gelecek nesiller görmeli, duymalı, okumalı...

Yeni Asya nedir peki? Yeni Asya, tozlanmış insanlık kimliğini parlatmak için yola çıktı. Yeni Asya’nın önüne geçmek; insanın kendi önünü kesmesi gibi bir şey... Fakat anlaşılmaz bir husûmet ile de zaman zaman üstüne çok gidiliyor. Ve ne acıdır ki taş yakından gelirmiş ya... öyle işte! İşimizin muhabbet ve şûrâ olduğunu okuduğumuz kitaplar söylemiyor mu! Hedefimiz medeniyet ülkesine yolculuk değil miydi! Korkmayın bu gazetenin okuyucuları, gazetesi yanlış şeyler yapıyor olsa; ikaz zillerini çalar. Neyse bu mevzu uzun... Hakikat yolculuğu taşlı, dikenli, çileli...

Ne çileler çektin be Yeni Asya! Dile kolay: Elli yıl... Garip bir hüzün çöküyor insana. İçimde bir yerlerde siyah-beyaz fotoğraflar... İstanbul’un ortasına atılan bir çekirdek ağaç oldu, çok meyve verdi. Şimdi onların herbiri bir yerde insanlık bestesini icra-yı terennüm ediyor.

Okunma Sayısı: 4929
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Zeliha

    22.2.2019 09:45:03

    Toplumun vicdanı olmuş deseydinizde olurdu.Tebrikler.

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı