Bazıları “hak, hukuk ve adalet” çağrılarından memnun olmasa da hem ülkemizin, hem de dünyanın “barışa ve huzura” kavuşması ancak bu yoldan geçmekle mümkündür. Dünyadaki savaşların de temel sebebi “adaletsizlik” değil mi? Ülkeler “adil” olsa, aralarındaki ilişkilerin temelinde “hak ve hukuk” olsa savaşa müracaat edilir miydi?
Dünya tarihine damga vurmuş “iyi idareciler” esasta adaletleriyle meşhur olmamışlar mı? Benzer şekilde olumsuz anlamda meşhur olanlar da yaptıkları zulümlerle anılıp bugün bile kınanmıyor mu? O halde idareciler niçin adaletsizliklere imza atıp tarihe “kötü lider” olarak kaydedilirler?
Herkesin adil olması icap eder de, hele hele “mütedeyyin insan ve idareciler”in adil olmaları inançlarının da bir gereğidir. Ehil ilim adamlarının her defasında hatırlattığı üzere Kur’ân-ı Kerîm’in dört temel amacından biri “adalet ve ibaret” olarak ifade edilmiştir. (Diğer üçü: Tevhid, nübüvvet ve haşir.) İnanan bir insanın ve hele hele idarecinin adaletsizliklere imza atmasını anlamak ve kabul etmek mümkün değildir.
Temel prensip böyle olmakla beraber, bu demek değildir ki mütedeyyin idareciler haksızlıklara imza atmaz. Keşke öyle olsa. Ne var ki hem mütedeyyin hem de “zalim” idareciler tarihte de olmuştur. Bunun bir sebebi de “mütedeyyin insanlar”ın adalete gerektiği gibi sahip çıkmamalarıdır.
Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin bu husustaki ifadesi çok orijinaldir. Şark’taki aşiretleri ziyareti sırasında her fırsatta “meşrutiyet”den bahsedince kendisine, “(...) Demek, târif ettiğin meşrûtiyet daha bize selâm etmemiş; tâ ki, biz de ‘Ehlen ve sehlen’ desek?” demeleri üzerine şu tarihî cevabı vermiştir: “(...) Zulüm, meşrûtiyetin hatâsı değil, belki kafanızdaki cehâletin zulmetindendir. Siz dîvânelikle kısa yolu uzun yapıyorsunuz. (...) Evet, bir millet cehâletle hukukunu bilmezse, ehl-i hamiyeti dahi müstebit eder.” (Münâzarât, s. 28, [yeni tanzim, s. 64])
İslâm dünyası ve ülkemizin içinde bulunduğu durum bu tabloyu akla getiriyor. Türkiye bir “İslâm ülkesi” ve nüfusun büyük çoğunluğu adaletli idareciler olmasını arzu eder. Ancak ortada büyük bir “cehalet kuyusu” var ve bu sebeple “mütedeyyin idareciler” bile birer zalim olup çıkıyor. Milyonlarca kişi “hak, hukuk ve adalet” talep etse, “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” demese idareciler bu kadar vurdumduymaz ve zulme meyilli insanlar haline gelir miydi?
Madem Türkiye’nin, dünyanın ve insanlığın huzuru “adalet” yolundan geçiyor. O halde her fırsatta “hak, hukuk ve adalet” demeye, idarecilerin adil olmasını talep etmeye devam etmek gerekir. Tâ ki “adil ülke” hedefine ulaşıncaya kadar...