Kâinat yalnızca varlıklardan ibaret değildir; aynı zamanda hadiselerle konuşan bir sistemdir. İnsan çoğu zaman eşyayı okumaya çalışır, fakat olayları okuyamaz. Hâlbuki bazen en derin mesajlar yaşanan hadiselerin içinde saklıdır.
Bir insanın başına gelen her hadise yalnızca fiziksel sebepler zinciriyle açıklanamaz. Evet, zahirde sebepler vardır; fakat sebepler hakikatin tamamı değildir. Çünkü hadiseler sadece “olup biten şeyler” değil, aynı zamanda mana taşıyan işaretlerdir.
Bir musibet yalnızca bir kayıp değildir; aynı zamanda insanın aczini hatırlatan bir ihtardır. Bir nimet yalnızca bir sahiplenme değil, şükrü uyandıran bir davettir. Hayatın akışı içinde karşılaşılan her hadise, insana yöneltilmiş sessiz bir hitap gibidir. Fakat bu hitabı fark edebilmek, nazarın derinliğine bağlıdır.
Asrımızın en büyük problemlerinden biri de hadiseleri yalnız maddî sebeplerle okumaya çalışmasıdır. Etki ve tepki üzerine inşaa edilmiş daha doğrusu buna inandırmaya çalışılan kasıtlı bir uygulama. Böylece insanlar çoğu zaman yaşananları rastlantı kategorisine indirger. Hadiseler manasını kaybeder ve yalnız fizikî süreçler gibi görülmeye başlanır. Bu bakış, hadiseleri susturmaz; yalnız onların dilini anlamayı engeller.
Ünlü bir söz vardır: “Kâinatta tesadüfe tesadüf edilmemiştir.” Gerçekten de dikkatle bakıldığında, olayların rastgele dağılmış parçalar olmadığı görülür. Her hadisenin hikmete binaen meydana gelişi, El-Hakîm isminin hadiseler üzerindeki tecellilerinden biridir. İnsan bazen bunu açıkça fark eder, bazen ise ancak zaman geçtikten sonra hadiselerin taşıdığı manayı anlayabilir. İşte tevafuk dediğimiz mesele de çoğu zaman bu ince hikmet örgüsünün fark edilmesidir.
Burada temel ayrım şudur: Hadiseyi yalnız “olmuş bir şey” olarak görmek ile, onun taşıdığı manayı okumak aynı değildir. Birincisi yüzeydir, ikincisi derinliktir. Yüzeyde sebepler görünür; derinlikte hikmetler saklıdır.
İnsan çoğu zaman yaşadığı hadisenin manasını o anda anlayamaz. Bazen bir kapının kapanışı yıllar sonra başka bir hikmetin başlangıcı olarak anlaşılır. İnsan dar nazarıyla yalnız bugünü görür; hâlbuki hadiselerin bir kısmının manası zaman içinde açılır. Bu yüzden bazı olaylar ilk bakışta karmaşık görünse de, üzerinden vakit geçince ardındaki hikmet daha net fark edilir.
Hem bir hadisenin bugün yaşanması yahut asırlar önce meydana gelmiş olması da hakikatte büyük bir fark teşkil etmez. Eğer insan hadiseye nüfuz edebiliyor ve ona hâkim bir nazarla bakabiliyorsa, idrakta edebilmesi mümkündür. Zaman değişse de mana değişmez. Çünkü olay eskir; fakat taşıdığı hikmet ve işaret eskimez.
Bazı insanlar hadiselerin yalnız zahirine bakar; bazıları ise görünmeyen bağlarını fark etmeye çalışır. İşte mana nazarı burada başlar: Olayların ardındaki hikmeti, işareti ve ince münasebetleri okuyabilmek…
Mana-yı harfî nazarıyla hadiseleri en küçük detaylarına kadar okuyabilen Bediüzzaman Said Nursî de yalnız görünen olaylara bakmamış; yaşanan hadiselerin ardındaki ince manaları, tevafukları ve hikmetleri fark etmeye çalışmıştır. Bu sebeple onun hadiseleri okuyuşu, yalnız bir fikir yürütme değil; derin bir mana nazarıdır. Şu da var ki, böylesine geniş ve derin bir hadiseyi bizim dar ve mahdut istidadımızla bütünüyle kavrayabilmemiz kolay değildir. Çünkü bazı manalar, yalnız bakmakla değil; aynı zamanda o nazarın seviyesine yaklaşmakla anlaşılabilir.