"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Bilmek mi, olmak mı?

Havva KÜÇÜK KONUR
28 Nisan 2026, Salı
O kadar çok bilginin kölesi olmuşuz ki, insanın değerini indirmişiz.

O kadar çok şey biliyoruz ki, artık insanı bilmemize gerek kalmıyor. İnsan dediğimizde kalakalıyoruz. Dört bir tarafımızda yaşantıya geçmeyen, dilimizde pelesenk sözcükler dolu. Vecizeler ezberliyoruz, seminerden seminere koşuyoruz, her günümüz, akşamımız dolu. Ama iki kişi arasında samimi, sağlıklı bir diyalog yaşayamıyoruz. Gerçekten bunun sebebi nedir?

Bir şeyleri bilmek, bizi gerçekten insan yapmaya yetseydi, sanırım sadece bilginin bilinmesiyle bu işi çözerdik. Başka bir şeye ihtiyacımız kalmazdı. Ama sanki tam tersi oluyor. Bildikçe köreliyoruz, bildikçe bileniyoruz, bildikçe hırçınlaşıyoruz. Neden? Sanki bildikçe öğreneceğiz ve her şey daha iyi olacak, daha güzel gelişecek derken öyle olmuyor. Kör kuyuya taş atar gibi, dibi gelmeyen gayyalardan medet arıyor gibiyiz. Peki, bununla amacımız nedir?

Bilmek fiilinin içinde, bir tür kendini tatmin hissi var. Bilen insan, öğrenme fiilini gerçekleştirdiği için, kendi içinde onun tatminliğini yaşıyor ve bilgiyle bağı bitiyor. Daha o bilgiyi yeniden gözden geçirmeye ihtiyaç hissetmiyor. Bir insanın üzerine düşen vazife, bilgiyi öğrenmesidir. İnsan ilişkilerinde sorun yaşayan bir insan, iletişim becerileri ile ilgili bilgileri öğrenir ve bunu hayata geçirdiğinde insan ilişkilerinin düzelmesi beklenir. Beklenir diyorum, çünkü her bilgiyi tamamıyla elde eden kişilerden aynı performans çıkmaz. 

Ehliyet almak için teoriğini kursa giderek öğrenen insan, arabayı, motoru, iç-dış aksanı, trafik kurallarını öğrenir ama trafiğe çıkmadan bu bilgilerin nerede kullanılacağını bilemez. Yazılı sınava girip sıfır hata yapsa bile, trafikte pratik yapmadan arabaya tamamıyla hakim olamaz. Pekçok kez deneme yanılma, adapte olma denemelerinden sonra yeterli görülürse ehliyeti verilir. İnsana dair, insanı anlatan pekçok eser okumamıza rağmen, eşimizle, çocuğumuzla, komşumuzla, anne babamız veya yeğenlerimizle basit bir diyalogda bile hemen kızıvermemizin, çabucak öfkelenmemizin, anlamaya çalışmamamızın sebebi, işte bu pratik eksikliğidir. 

İnsan aynı kişilerle, aynı ortamda, bir teraryumda yaşar gibi yaşarsa, yaşadığı hadiselere karşı takınacağı tavır hemen hemen aynıdır. Diyelim bir huzurevinde yaşıyorsunuz. Konular, sorular, yaşanacak şeyler bellidir. Ama oraya bir çocuk gelirse, 'yaramazlık' yaparsa herkesin tepkisi aynı olmayabilir. İnsanın öğrendiği hakikatleri hayata geçirebilmesi için, ruhen genişlemesi şarttır. Bu genişleme de her yaştan, seviyeden, karakterden insanla hayatı paylaşmaktan geçer. Sabır, şefkat, tolerans, hoşgörü ve uyum sürecinin devreye girmesi beklenir.

Çünkü genişlemek, her ruhtan bir parçayı ruhuna katmakla eşdeğer değil midir?

Okunma Sayısı: 141
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı