Mütefekkir ve İslâm âlimi Bediüzzaman Said Nursî'nin bir asır önce sunduğu medeniyet reçetesi, bugün Nobel ödüllü iktisatçı StIglItz tarafından teyit ediliyor: “Güç, hukukun yerine geçerse, demokrasi sarsılır, zulümler artar.”
Dizi: Amerika Mektubu - 2
Said Nursî’nin adalet anlayışı
Gücü kutsallaştıran bu anlayış Said Nursî’nin dünya tasavvuru ile keskin bir tezat oluşturur. Nursî’ye göre hakikat, güçten değil adaletten, hikmetten ve ahlâkî meşruiyetten doğar. Onun Risale-i Nur’da sıkça vurguladığı gibi, hak ve hukuk gücün üzerinde yer alır; “hak haktır, küçüğüne büyüğüne bakılmaz.” Bu açıdan Stiglitz’in sözü bir tespit niteliğinde olsa da, Nursî’nin perspektifi bu durumu ahlâkî bir sapma olarak yorumlar. Ona göre güç hak oluşturmaz; hak, gücü terbiye etmek ve sınırlamak için vardır. Bu denge bozulduğunda ise toplumda zulüm artar, barış ve düzen kaybolur.

Güç, hukukun yerine geçerse ne olur?
Stiglitz burada normatif bir iddia değil, fiilî bir durum tespiti yapmaktadır: Uluslararası hukuk zayıfladığında, kurumlar etkisizleştiğinde ve denge-denetim mekanizmaları çöktüğünde, fiilen “güç” hukukun yerine geçer. Bu, Hans Kelsen’in normlar hiyerarşisinin, yani hukukun iç mantığının tamamen bozulduğu anlamına gelir. Hukuk felsefesi açısından bu durum iki sonucu doğurur:
1. Hukukun meşruiyeti kaybolur. Çünkü meşruiyet güçten değil, adaletten doğar.
2. Egemen irade keyfileşir. Gücün sınırlandırılmadığı sistemlerde hukuk, adaletin değil, iktidarın ihtiyaçlarına göre şekillenir.
StIglItz Said Nursî ile aynı fikirde
Stiglitz’in sözündeki mesaj şudur: Eğer hukuk kuralları güç sahiplerini sınırlayamıyorsa, artık hukuk değil, çıplak güç hüküm sürüyor demektir. Bu da demokratik toplumların varlığını tehdit eden bir kırılma noktasıdır. Said Nursî’nin 1921 yılı Ramazan ayından telif ettiği Lemaât Risalesinde Batı medeniyeti ile ilgili yaptığı tahlil ve değerlendirme, Joseph E. Stiglitz’in modern güç siyasetine yönelik eleştirisiyle şaşırtıcı derecede örtüşür.

Said Nursî’nin medeniyet tahlili
Birinci Dünya savaşının sebep olduğu yıkımı görmüş, Rusya’daki Komünist Devrimi yaşamış biri olarak Said Nursî’nin tesbitleri önemlidir. Bugünkü dille ifade edersek: Bugünkü medeniyetin temeli olumsuzdur; beş tane olumsuz ilke üzerine kuruludur. Bütün düzeni bu esaslarla çalışır. Bu medeniyetin dayanağı hak değil güçtür. Güç ise tabiatı gereği saldırıya ve çatışmaya yol açar; bunun sonucu hıyanettir. Bu medeniyetin hedefi fazilet ve erdem değil, küçük ve bencil çıkarlardır. Çıkarın mahiyeti ise çatışma ve rekabettir; bunun sonucu suç ve zulümdür. Hayat anlayışları yardımlaşma yerine mücadeleyi esas alır. Mücadelenin fıtratı ise çekişme ve birbirini itip kakmadır; bunun sonucu da sefalet ve perişanlıktır.
Batı medeniyetinin esası menfîdir
Üstad Said Nursî’nin yaşadıkları ışığında ulaştığı sonuçlara yakından baktığımızda ilk tesbiti Batı medeniyetinin esası menfîdir. Yani temeli pozitif ahlâk değil, çıplak güç, çıkar, çatışma ve rekabetin sert biçimleri üzerine kuruludur. Nursî, bu medeniyet anlayışında hak yerine kuvvetin belirleyici unsur hâline geldiğini söyler. Bu da doğası gereği “tecavüz ve teâruzu” yani saldırı ve çatışmayı doğurur.
Fazilet yerine hasis menfaat
Stiglitz’in analiz ettiği noktada da aynı mekanizma çalışmaktadır. Ona göre günümüz küresel düzeninde güçlü devletler veya çok uluslu şirketler, hukuku ve normları dikkate almak yerine çıplak güçle hak oluşturma eğilimindedir. Bu nedenle Stiglitz’in sözündeki “gücü olan haklıdır” ifadesi, Nursî’nin bir asır önce yaptığı tesbitin çağdaş bir teyididir. Nursî’nin ikinci vurgusu, medeniyetin hedefinin fazilet değil “hasîs menfaat” olduğudur. Menfaat merkezli düzen, Stiglitz’in eleştirdiği küresel vergi adaletsizliği, iklim inkârı ve ekonomik sömürünün de temelidir. Menfaat çatışması, Nursî’nin belirttiği üzere “cinayeti” yani adaletsizliği büyütür. Bugün çevresel yıkım, gelir eşitsizliği ve demokratik erozyon tam da bu yapısal menfaat düzeninin sonucudur.

Teavün yerine cidal
Son olarak Nursî’nin “teavün bedeline cidâl” tespiti— işbirliği yerine mücadeleyi esas alan medeniyet— günümüzdeki jeopolitik gerilimlerle tamamen uyumludur. Stiglitz’in uyarısı da tam burada anlam kazanıyor: hukuk zayıfladığında, güç sahipleri çatışmayı tırmandırır ve geriye yalnızca “sefalet” kalır. Üstad Said Nursî’nin, Batı medeniyetine yaptığı eleştirinin ardından özetlediği medeniyet-i Kur’âniye ile ilgili görüşleri Batı kadar Müslüman toplumların liderlerine de hitap etmektedir. Başka bir ifade ile, Stiglitz’in bir aydın duyarlılığı ve sorumluluğu ile kendi ülkesine, Başkanına ve toplumuna hatırlattığı evrensel değerleri, Said Nursî asrın başında yapmıştır.
Kur’ân medeniyetinin ilkeleri
Kur’ân medeniyeti müspet temeller üzerine kuruludur. Bu medeniyetin mutluluk çarkı beş olumlu ilke etrafında döner.
Birinci ilke: Bu medeniyetin dayandığı temel, güç değil haktır. Hakkın tabiatı adalet ve dengeyi gerektirir. Bunun sonucunda toplumda huzur doğar, mutsuzluk ve zulüm ortadan kalkar.
İkinci ilke: Medeniyetin hedefi çıkar değil, erdem ve fazilettir. Faziletten sevgi, saygı ve yakınlaşma ortaya çıkar. Bunun sonucunda mutluluk yayılır, düşmanlıklar yok olur.
Üçüncü ilke: Hayatın temel düsturu kavga ve çatışma değil, yardımlaşmadır. Yardımlaşmanın tabiatı birlik, dayanışma ve toplumsal güçlenmedir. Cemiyet böylece ayakta durur ve canlı kalır.
Dördüncü ilke: Bu medeniyette hizmetin şekli hevâ ve heves değil, ilâhî rehberliktir. İlâhî rehberlik ise insanı gerçek ilerlemeye, refaha, manevî gelişime yöneltir.
Beşinci ilke: Toplumsal birlik ve dayanışma anlayışı vardır. Irkçılık ve menfî milliyetçilik gibi ayrıştırıcı unsurlar dışlanır. Böylece toplum içinde vahdet, huzur ve kardeşlik güçlenir.
Medeniyetin ortak teşhisi
(Lemaat) Kısacası, Üstad Nursî’nin medeniyet eleştirisi ile Stiglitz’in modern dünya analizinin vardığı sonuç hemen hemen aynıdır. Hukuk ve faziletin terkedildiği yerde “hak” değil, güç konuşur— ve güç hakikati değil, tahribatı büyütür. Bugün sadece Venezuela ve Grönland değil, tüm dünya “askerî gücün” karşısında endişe içindedir.
İşte o yazı:
Amerika’nın Yeni İmparatorluk Çağı
9 Ocak 2026 – Joseph E. Stiglitz1
Amerika Birleşik Devletleri’nin Venezuela’ya yönelik yasadışı müdahalesinin ardından, özellikle ABD’nin geleneksel müttefikleri arasında belirgin bir belirsizlik ve kötüye gidiş hissi hâkim. Ancak, hem ABD hem de dünya için bunun iyi sonuçlanmayacağı artık açık olmalıdır.
ABD Başkanı Donald Trump, Venezuela’daki eylemleri, uluslararası hukukun ihlali, yerleşik normlara yönelik küçümsemesi ve diğer ülkelere – özellikle Danimarka ve Kanada gibi müttefiklere – yönelttiği tehditler yüzünden büyük bir eleştiri dalgası çekti. Dünyanın dört bir yanında belirgin bir belirsizlik ve endişe hissi var. Fakat işler ne ABD ne de dünya için iyi sonuçlanmayacak gibi görünüyor.

Bunların hiçbiri sol kesim için sürpriz değil. Hâlâ ABD Başkanı Dwight Eisenhower’ın II. Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan endüstriyel-askerî kompleks hakkında yaptığı veda uyarısını hatırlıyoruz. Askerî harcamaları dünyanın geri kalanının toplamına yaklaşan bir ülkenin, er ya da geç, bu gücü başkalarını tahakküm altına almak için kullanması kaçınılmazdır.
Elbette, Vietnam, Irak, Afganistan ve diğer yerlerdeki Amerikan felaketlerinden sonra askerî müdahaleler giderek daha fazla tepki topladı. Ancak Trump hiçbir zaman Amerikan halkının iradesine fazla önem vermedi. Siyasete girdiğinden beri (hatta muhtemelen daha önce), kendisini yasanın üzerinde gördü; New York’un Beşinci Caddesi’nde birini öldürse bile oy kaybetmeyeceğini övünerek söyleyen de kendisiydi.
6 Ocak 2021’de Kongre’ye yapılan baskın – ki yıl dönümünü yeni “kutladık” – onu haklı çıkardı. 2024 seçimi ise Trump’ın Cumhuriyetçi Parti üzerindeki hâkimiyetini pekiştirdi ve partinin onu sorumlu tutmak için hiçbir şey yapmayacağını garanti altına aldı. Venezuela’nın diktatörü Nicolás Maduro’nun yakalanması açıkça yasadışı ve anayasaya aykırıydı. Bu bir askerî müdahale olduğundan, Kongre’nin bilgilendirilmesi – hatta onayı – gerekirdi. Üstelik bunun bir “kanun uygulama” faaliyeti olduğu varsayılsa bile uluslararası hukuk, bu tür girişimlerin iade yoluyla yürütülmesini gerektirir. Hiçbir ülke başka bir ülkenin egemenliğini ihlal edemez veya yabancı uyrukluları – hele ki devlet başkanlarını – zorla kendi topraklarından kaçırıp götüremez.
İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve diğerleri savaş suçlarından mahkum edildi, ancak hiç kimse onları bulundukları yerde yakalamak için asker göndermeyi teklif etmedi.
Trump’ın daha sonraki açıklamaları çok daha küstahçadır. Yönetiminin Venezuela’yı “yöneteceğini” ve ülkenin petrolünü alacağını iddia ediyor. Bunun anlamı ülkenin petrolünü en yüksek teklif verene satmasına izin verilmeyeceğini ima ediyor. Bu planlar göz önüne alındığında, yeni bir emperyalizm çağının başladığı görülüyor. Gücü olan haklıdır, başka hiçbir şeyin önemi yoktur. Onlarca uyuşturucu kaçakçısının hiçbir hukukî süreç olmaksızın öldürülmesi gibi ahlâkî sorular ve hukukun üstünlüğü bir kenara atılmış durumda; bir zamanlar Amerikan “değerleriyle” gurur duyan Cumhuriyetçilerden ise neredeyse hiç tepki yok.
Birçok yorumcu bu durumun küresel barış ve istikrar üzerindeki etkilerini şimdiden tartıştı. Eğer ABD Batı Yarımküre’yi kendi nüfuz alanı ilân ediyor (“Donroe Doktrini”) ve Çin’in Venezuela petrolüne erişimini engelliyorsa, Çin neden Doğu Asya’yı kendi etki alanı ilan edip ABD’nin Tayvan çiplerine erişimini engellemesin? Bunu yapmak için Tayvan’ı “yönetmesine” gerek yoktur; sadece politikalarını kontrol etmesi yeterlidir.
19. yüzyılın büyük emperyal gücü olan Birleşik Krallık’ın 20. yüzyılda pek de iyi bir kader yaşamadığını hatırlamakta fayda var. Eğer diğer ülkeler bu yeni Amerikan emperyalizmine karşı birlikte hareket ederse – ki etmelidirler – ABD’nin uzun vadeli görünümü çok daha kötü olabilir. Nihayetinde, İngiltere en azından sömürgelerine hukukun üstünlüğü ve diğer “iyi” kurumlar gibi bazı olumlu yönetim ilkelerini ihraç etmeye çalışmıştı. Buna karşılık, Trump tarzı emperyalizm herhangi bir tutarlı ideolojiden yoksundur ve tamamen ilkesizdir – sadece açgözlülük ve güç arzusunun bir ifadesidir. Bu tarz sistemler, toplumun içinden en hırslı, en yozlaşmış ve en aldatıcı tipleri çeker. Bu kişiler servet elde edemez; enerjilerini rant arayışıyla, yani piyasa gücü, aldatma veya doğrudan sömürü yoluyla başkalarını yağmalamakla harcarlar.
Rantçıların egemen olduğu ülkeler birkaç zengin çıkarabilir; fakat genellikle zenginleşmezler. Refah, hukukun üstünlüğünü gerektirir. O olmadığı zaman sürekli bir belirsizlik vardır: Devlet varlıklarıma el koyacak mı? Memurlar küçük bir kusuru görmezden gelmek için rüşvet isteyecek mi? Ekonomi adil mi olacak, yoksa iktidardakiler sürekli olarak kendi yandaşlarına mı avantaj sağlayacak?
Lord Acton ünlü bir şekilde, “Güç yozlaştırır; mutlak güç ise mutlak olarak yozlaştırır” demişti. Trump ise mutlak güce sahip olunmadan da eşi görülmemiş bir yolsuzluk yapılabileceğini gösterdi. Kontrol ve denge sistemi çökmeye başladığında – ki ABD’de durum budur – güçlü olanlar cezasız şekilde hareket edebilir. Faturayı her zaman toplum öder, çünkü yolsuzluk ekonomiye daima zarar verir.
Umarız “Trump zirvesine” ulaştık ve bu distopik kakistokrasi dönemi 2026 ve 2028 seçimleriyle sona erer. Ancak Avrupa, Çin ve dünya geri kalanı sadece umuda güvenemez. Artık dünyanın ABD’ye ihtiyaç duymadığı gerçeğini kabul eden ihtiyat planları geliştirmeleri gerekir.
Dünya, ABD olmadan neyi sürdüremez?
Silikon Vadisi devleri olmadan bir dünya hayal edilebilir; çünkü sundukları temel teknolojiler artık yaygın olarak mevcut. Başkaları devreye girer ve belki daha güçlü güvenlik önlemleri geliştirirler. ABD üniversiteleri ve bilim liderliği olmadan bir dünya da düşünülebilir; çünkü Trump bu kurumların dünyanın en iyileri arasında kalmasını zorlaştırmak için elinden geleni yaptı.
Zorbalığa karşı küresel direnç
ABD pazarına bağımlı olmak zorunda olmayan bir dünya da mümkündür. Ticaret fayda sağlar, ancak bir imparatorluk gücü kendine orantısız pay ayırmaya çalışıyorsa bu fayda azalır. ABD’nin kronik dış ticaret açıklarının oluşturduğu “talep boşluğunu” doldurmak, ABD’nin kendi arz sorunlarını çözmesinden çok daha kolay olacaktır. Gücünü kötüye kullanan ve diğerlerini zorbalığa maruz bırakan bir hegemon, kendi köşesinde bırakılmalıdır. Bu yeni emperyalizme direnmek herkesin barışı ve refahı için zorunludur. Dünya elbette en iyisini ummalıdır; fakat en kötüsüne hazırlanmalıdır. En kötüsüne hazırlanırken, ekonomik ve sosyal dışlama – yani bir tür çevreleme politikası – kaçınılmaz olabilir.
1- https://www.project-syndicate.org/commentary/trump-venezuela-new-era-of-imperialism-costs-for-everyone-by-joseph-e-stiglitz-2026-01