Geçtiğimiz günlerde iki vakıf yönetim kurulu üyesi ile birlikte birkaç ev ziyareti gerçekleştirdik.
Dar sokaklardan geçip mütevazı bir eve girdik. İmkânlar sınırlıydı. Hayatın yükü ise belli ki ağırdı. Doğuştan kolu engelli bir hanımefendi karşıladı bizi. Fakat dikkat çeken ilk şey engeli değil, teslimiyetiydi.
Konuşurken sık sık aynı cümleleri kuruyordu: “Elhamdülillah…” “Allah razı olsun…” “İnşallah…”
Ne isyan vardı sesinde, ne kırgınlık…
O an şunu düşündüm: Biz imanı bazen uzun konuşmalarda arıyoruz. Oysa bazı insanlar, bir tek “Elhamdülillah” deyişiyle bile insana Allah’ı hatırlatıyor. O evde yokluk vardı belki… Ama huzursuzluk yoktu.
Bugün en küçük sıkıntıda dağılan bir çağın içindeyiz. İnsanlar sahip olduklarıyla değil, eksik gördükleriyle yaşıyor artık.
Sürekli şikâyet edenler… Hiçbir şeyi yeterli bulmayanlar… Bir türlü mutlu olamayanlar… Ve tam ortasında, küçücük bir evde yaşayan bir kadın; bütün mahrumiyetine rağmen hâlâ şükrediyor.
Kur’ân-ı Kerîm’de Yüce Allah şöyle buyurur: “Andolsun ki sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan ederiz. Sabredenleri müjdele.” (Bakara Suresi: 155)
Bazıları bu ayeti okur. Bazıları ise yaşar. O hanımefendi bize sabrı anlatmadı. Ama şikâyet etmeyerek sabrın ne olduğunu gösterdi.
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “Mü’minin işi ne hoştur! Başına bir nimet gelse şükreder, bu onun için hayır olur. Bir sıkıntı gelse sabreder, bu da onun için hayır olur.” (Müslim, Zühd 64)
Belki de bu yüzden bazı kadınlar, farkında olmadan bir toplumun manevî direği hâline geliyor. Çünkü onlar sadece çocuk büyütmüyor. Aynı zamanda umut taşıyor, sabır öğretiyor, imanı ayakta tutuyorlar.
Bediüzzaman Said Nursî’nin ifade ettiği gibi: Şükür nimeti ziyadeleştirir...
Belki imkânları az… Ama bereketleri büyük. Biz o eve yardım götürdüğümüzü sandık. Ama çıkarken fark ettik ki; asıl eksik olan, bizim kalbimizdeki teslimiyetmiş.
Ve bir kez daha anladık: Bazı kadınlar konuşarak değil, yaşayarak iman öğretiyor.