Barla o gün her zamankinden farklıydı... O iliklerimize kadar işleyen gece soğuğu... Adım atmamızı bir hayli zorlaştıran o fırtına...
Molayı ne zaman vereceğiz diye bekleye bekleye en nihayetinde yediğimiz o acurun tadı... Haşmetiyle gönülleri süsleyen dolunayın Eğirdir Gölü’yle birleşmesi üzerine gözleri şenlendiren o nefes kesici manzara...
Evet, bu ve bunun gibi binlerce hazzı bir günde yaşadığımız o müthiş yürüyüş, Barla köyünden Çam Dağı menzillerineydi. Bu benim ilk gece yürüyüşüm, ilk Çam Dağı ve ilk kamp tecrübemdi. Akşam namazını Üstad Hazretleri’nin birinci evinin yanındaki camide kılarken duyduğumuz şevk daha yola çıkmadan kalpleri mest etmişti, yalnızca namaz kılmak için bile bu menzillere gelmeye değerdi; namazı kıldıktan sonra caminin üstünde toplandık, o gün esen çetin rüzgâr ağaçların zikrine eşlik ediyordu. Akşam 8.30 gibi yola çıktık. Yürüyüş başlamıştı ve yaşadığımız o ilk heyecan bacaklarımızı titretiyordu, ne de olsa bilinmeze doğru olan bir gece yolculuğuydu bu. Nurlu Barla köyünden uzaklaştıkça görüş zorlaşıyor, gözlerimizin seyrettiği tefekkür hâli ay ışığıyla siyah beyaza dönüşüyordu.
Barla Kabristanı’ndan geçip açıklığa çıktıktan sonra rüzgâr zikrini arttırırcasına hiddetlendi. Rüzgâr; yürüdükçe, tırmandıkça ısınan, ısındıkça terlemeye başlayan vücudumuzu “hû” diyerek serinletiyordu, bu muazzam bir histi fakat rüzgârdan birbirimizin sesini duyamıyorduk. İkileşen yollar bize Risale-i Nurlar’daki temsilî hikâyecikleri andırıyordu, sanki o hikâyelerdeki iki adamdan biriymişim ve sağ veya sol yola göre seçtiğim yolların sonuçlarını Risale-i Nur okurcasına tefekkür ediyordum. Yolculukta yalnız değildik; zikrimize eşlik eden dağların ardından havlayıp uluyan kıtmirler de bize görünmeyip, bizi korkutmadan bize selam veriyorlardı sanki. Yol üzerinde bir çeşme olacağı bilgisini aldık. O bilgiyi aldıktan sonra sanki bütün yollar aynı gelmeye başlamış, geçtiğimiz yerler ay ışığının da loş yansımasıyla tekerrür edercesine gözümüzü yanıltmaya başlamıştı ve tabii sabrımız ziyadeleşiyor, nefsimiz törpüleniyordu. En nihayetinde yürüyüşün 6-7 km’sinde o malûm çeşmeye vardık, bir mola verip muazzam ay manzarasına karşı acurlarımızı yedik. Evet, bu yolculuk bana bir acuru bile her zerresine kadar tefekkür ettirmişti.
İhtiyaçlarımızı görüp tekrardan yola koyulduk ve Çam Dağı’na yaklaştığımızın haberini veren haşmetli çam ağaçlarının arasına daldık. Çam Dağı’na varmak için son bir tepe kalmıştı ki... Tepede gördüğümüz köpekler yolumuzu kapatmıştı, neyse ki çobanın köpekleriymiş, bize hırçınca havlıyorlardı ama kalbimde öyle bir rahmet hissediyordum ki hiç korku duymadım. Grubumuz hızlı ve yavaş olmak üzere ikiye bölünse de kafilenin maneviyatı hep tek bir çizgiydi. Son tepeyi bizim grup aştı fakat arkada bir grup daha vardı, çobana diğer grubu da bildirdikten sonra yola devam ettik ve... çok şükür, nihayet kelimelere sığdıramayacağım o menzillere varabilmiştik. Hemen abdestlerimizi tazeledik ve mescide sığındık, dışarısı çok soğuk ve fırtınalı olduğundan pek fazla durmak istemedik. Yatsı namazını kılmak için arkadan gelen grubu bekledik. Beklerken yolun ne kadar meşakkatli olduğunu ve dolayısıyla ne kadar lezzetli olduğunu düşündüm, “elhamdülillah” dedim. Bütün yorgunluğumuzu zikrimize döktüğümüz namazı kıldıktan sonra bir kısım mescitte yattı, ben ve arkadaşım çadırda yatmaya karar verdik. Yol yorgunluğu, soğuk, rüzgâr, fırtına derken çadırı kurmak ve uyumak kısımları âdeta rüyama dâhil olmuşlardı.
Sabah namazı için beklenmedik bir uyanışımız oldu, çünkü farkında olmadan çadırı mescidin hemen dışındaki megafonun altına kurmuşuz... Yerimden zıplayarak uyandım, zaten soğuk sebebiyle uykuyla uyanıklık arasında geçen yatışımdan korkuyla kalktım... Soğukta daha fazla kalmamak için hemen kalktım, dışarı çıkıp abdestimi aldım ve hemen mescide geçtim. Sabah namazını kıldık, ardından tesbihat, ardından dönerli okuma derken hava bir hayli sakinlemişti, Cumartesi sabahı ilk kez bu kadar bereketli hissettiriyordu, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) nurunun bu kadar tesirli mana bulduğu bir yerde kerahet vaktini salavat ve zikirle geçirmek bambaşka bir histi. Kerahet vaktinden sonra gecenin de üzerimde kalan yorgunluğuyla hemen çadıra geçip rahat ve sıcak bir uyku çektim.
Saat sabah 11 gibi kahvaltı için Çam Dağı’nın eteklerinde bir yerde, kamp kurduğumuz yerin hemen yukarısında tereyağlı ekmeklerimizi yedik. O lezzetin de tadı bambaşkaydı... Daha sonrasında zirveye çıktık ve müthiş Eğirdir Gölü ve Isparta ovalarının bir araya geldiği ve sanki ayaklarımızın altındaymış gibi hissettirdiği nurlu menzillerde hem şahsi okumamızı yaptık hem de kâinatı temaşa ettik. Allah razı olsun bir abi yanında çay seti getirmiş, çay eşliğinde uhuvvetimizi, muhabbetimizi ziyadeleştirdik. Çam Dağı’nın tepesinde duran gözlem kulesine çıktık ve orada da bilfiil kâinat kitabını okuduk. Öğle vakti geldiğinden namazı kılmak için tekrar mescide indik, orada öğle namazımızı kıldık ve deneyimli abilerden seferi kılmak konusunda biraz ilmihal edindik.
Dönüş vakti gelmişti, herkes eşyasını toparlamıştı ve dönüşte arabayla dönmeye karar verilmişti. Bir Transporter’a yaklaşık 12 kişi bindikten sonra sıkışa sıkışa öğle namazı tesbihatı eşliğinde Barla’ya geri döndük. Program o kadar meşakkatli, heyecanlı, bütün hislerin tavan yaptığı, ibretle tefekkürlü, dolu dolu ve dolayısıyla o kadar lezzetliydi ki daha güzel ve istifadeli bir programa bu zamana kadar iştirak etmemiştim, kalbimin ufku öylesine genişlemişti ki gönül tezgâhı sürekli manalarını işliyordu. Çok şükür, her şeye rağmen “iyi ki gelmişim” dedirtti ve hiçbir saniyesinde pişman olmadım.
Burada bu kadar anlattım, fakat bu anlattığım yaşadıklarımızın onda biri bile olamayacak kadar bambaşka idi. Tefekkürü çok dillendirdim fakat zikrimizle fikrimiz, fikrimizle ayaklarımız durmadan hep bir çalıştı. Rabbim inşallah herkese böyle güzel menzilleri böyle istifadeli bir programla tefekkür etmeyi nasip eder ve bizleri de tekrardan böyle güzel programlarda şahs-ı manevî etrafında buluşmayı bizlere nasip eder inşallah, âmin.