Ve keza, bu âlemin Mâliki, kendi kudretine pek kolay ve pek ehven ve ibâdına fevkalâde mühim ve pek şedidü’l-ihtiyaç olan haşrin tekrar be tekrar vaadinde bulunmuştur. Malûmdur ki hulfü’l-vaad, kudretin izzetine, rububiyetin merhametine zıttır. Zira, vaadin hilâfını yapmak, cehlin veya aczin alâmetidir. Bu ise Kadîr-i Mutlak, Hakîm-i Mutlak olan Zata muhaldir.
Maahâzâ, insanların haşri, nebatatın haşri gibidir. Bunu gören, onu nasıl inkâr eder? Haşrin icadına olan vaadi ise bütün enbiyanın tevatürüyle ve büyük insanların icmaıyla sabit olduğu gibi, Kur’ân-ı Kerîm’in lisanıyla da sabittir.
Ezcümle: [Allah Teâlâ ki, Ondan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur. And olsun ki, geleceğinden şüphe olmayan kıyamet gününde O sizi kabirlerinizden toplayıp diriltecektir. Allah’tan daha doğru sözlü kim vardır?] (Nisâ Suresi: 87) olan ayet-i kerîme, büyük bir şiddet ve kuvvetle haşrin icadına söz veriyor. Fakat bazı insan pek nankördür ki, bütün mevcudat, sıdkına ve hak olduğuna delâlet ettiği o Mâlikü’l-Mülk’ün sözlerini tasdik etmez, kendi hezeyanına ve ahmaklığına itimad eder.
• Ve keza, bu âlemde, pek ihtişamlı bir rububiyet âsârı ile şaşaalı bir saltanatın şuaları görünmektedir. Evet, görüyoruz ki, koca arz, sekenesiyle beraber, ehlî, zelil, mutî bir hayvan gibi, o rububiyetin emri altında beslenir. Güzde ölmesi, baharda dirilmesi ve bir Mevlevî gibi raks ve hareketi ve sair bütün işleri o emre tâbi olduğu gibi, şemsin de seyyaratıyla tanzim ve teshiri ve sair vaziyetleri o emre bağlıdır. Halbuki azametli şu rububiyet-i sermediye ve bu saltanat-ı ebediye şöyle zayıf, zâil, muvakkat temeller ve esaslar üzerine bina edilemez ve bu mütebeddil, belâlı, kederli, fânî dünya üzerine kaim olamaz. Ancak bu dünya, o azametli rububiyetin pek azîm ve geniş dairesi içinde, insanları tecrübe ve imtihan, kudretin mu’cizelerini teşhir ve ilân için kurulmuş muvakkat bir menzildir ki, tahrip edilip pek muazzam, geniş, ebedî ve bâkî bir âleme cüz olmak için tebdil edilecektir. Binaenaleyh, bu tebeddülât ma’razı olan âlemin Sânii için, diğer tagayyürsüz, sabit bir âlemin vücudu zarurîdir.
Mesnevî-i Nuriye, Lâsiyyemalar, s. 58-59
LÛGATÇE:
âsâr: eserler.
ehven: daha hafif; kolay.
enbiya: peygamberler.
haşir: kıyametten sonra yeniden dirilip Allah’ın huzurunda toplanma.
hulfü’l-vaad: sözünden dönme.
ibâd: kullar.
icma: fikir birliği etme.
keza: bunun gibi, böyle, böylece.
Mâlik: sahip, mülkün sahibi, Cenab-ı Hak.
ma’raz: sergi, teşhir yeri.
nebatat: bitkiler.
rububiyet: Cenab-ı Hakkın her zaman, her yerde, her mahlûka muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onu terbiye etmesi ve idaresi altında bulundurma vasfı.
Sâni’: her şeyi sanatlı olarak yaratan Allah.
sıdk: doğruluk.
teshir: kendine bağlama, emri altına alma.
tevatür: içinde yalan ihtimali bulunmayan ve birbirlerine kuvvet veren haberlerden oluşan büyük bir topluluğa ait haber.