Osmanlı Devletinin ikinci demokrasi denemesinde, Hürriyetin ikinci defa ilan edildiği 1909’da, milletin entelektüellerinden biri olan Bediüzzaman, başkent İstanbul’da idi ve çeşitli makaleler yayınlıyordu.
Bunlardan birinin bir kısmını cümle cümle verip bugüne ve geleceğe ders almaya çalışalım:
-“Meşrutiyet ki, adalet ve meşveret ve kanunda inhisar-ı kuvvetten ibarettir.”
Yani 1876’da denenmeye başlanan ve 1908’de yeniden devreye sokulan Anayasalı devlet sistemi şeklen yeni bir şeydir ama anlaşılmaz bir şey değildir; hedefi adalettir, kurumu meşverettir, usulü de devletin kuvvetini kanunla sınırlamaktır.
-“Onüç asır evvel şeriat-ı garra teessüs ettiğinden, ahkâmda Avrupa’ya dilencilik etmek, din-i İslâma büyük bir cinayettir. Ve şimale müteveccihen namaz kılmak gibidir.”
Yani Anayasa denilen şeyi önce Avrupalılar yaptı diye bu kanun şeriata aykırı olmuş olmaz. Endişe etmeyin. Avrupa’nın demokrasi pratiğini almaktan çekinmemek lazım. (Elbette Kur’ân’a aykırı ahkamı/hükümleri almamak şartıyla).
-“Kuvvet kanunda olmalı. Yoksa istibdad tevzi olunmuş olur.”
Yani zaten İslâm da devlet kuvvetinin keyfî kullanılmasına izin vermez. Devlet görevlilerinin yetkileri ve sınırları kanunlarla belirlenmiş olmalı. Aksi halde devlet büyüdükçe istibdadı da büyür, artar, çoğalır.
-“İnnallahe hüvel kaviyyül metîn (Hiç şüphesiz ki Allah kuvvetlidir ve yücedir” hâkim ve âmir-i vicdanî olmalı.”
Yani devlet yetkisi ve kudretini kullanan herkes bilmeli ki asıl kudret sahibi ve hesap sorucu Allah’tır.
-“O da marifet-i tam ve medeniyet-i âmm veyahut din-i İslâm namıyla olmalı.”
Yani devlet kuvveti, gerçek irfana ve yaygınlaşıp genelleşmiş bir medeniyete yani aslında İslâm dininin hedeflediği şeylere dayanmalı.
-“Yoksa istibdad daima hükümferma olacaktır.”
Aksi halde devlet kuvveti yine istibdadın kuvveti olarak sürmeye devam edecektir.
-“İttifak hüdadadır, heva ve heveste değil.”
Tamam, demokrasi geldi; insanları uyandırdı, ittifaka teşvik etti ama bu ittifak nefsin isteklerine yönelik değil Allah’ın taleplerine yönelik olmalı. Yani demokrasi hodgamlarla yürümez, gerçek demokrasi diğergâmlar demokrasisidir.
-“İnsanlar hür oldular amma yine abdullahtırlar. Herşey hür oldu.”
Yani hürriyet âleme zaten gelmişti. Anayasalı sistem hürriyeti Osmanlı vatandaşlarına da verdi veya hatırlattı. İnsanlar artık serbest iradeleriyle seçimler yapacaklar, cemiyetin hayatını birlikte yönlendirecekler ama tercihlerinden de sorumlu olacaklar zira Allah’a karşı hürriyet olmaz.
-“Başkasının kusuru, insanın kusuruna sened ve özür olamaz.”
Yani başka yerlerde başkaları devleti, sistemi veya demokrasiyi kötüye kullandı diye Osmanlı’da da böyle olacak değil. Böyle olabilir diyerek demokrasiden vazgeçmek de doğru değil.
-“Yeis, mani’-i herkemaldir.”
Yani hayat tekamül ve gelişme ister. Tekamül ümitle olur. O halde insanlar için de ümit hayatın ön şartıdır. Zira ümidi olmayanın hayatı var sayılmaz. Ümitsiz insan çabuk pes eder ve ufku kapanır; zihni kendi şahsi isteklerine ve ihtiyaçlarına döner; bencilleşir hodgamlaşır; insanlıktan ve kemâlâttan uzaklaşır.
-“…‘Neme lâzım, başkası düşünsün’ istibdadın yadigârıdır.”
Yani ümidi kırılan insan “nemelazım” der. “Benim yapabileceğim bir şey kalmadı ki” diye kendi kendisini avutur ve hedefsizleştirir. İyilikleri, cesareti, hizmeti başkasından bekleyen insan, aslında hürriyetini de kullanmayan ve dolayısıyla istibdadın gönüllü esiri olmuş olan insandır.
“İnsaniyetin mahisi (insanlığın mahvedicisi)” olan istibdad insana “yadigâr/hediye” verirse böyle verir: Ört ki ölem!