Kanunî Sultan Süleyman’ın oğlu olup “Sarı Selim” olarak da isimlendirilen Sultan II. Selim, 15 Aralık 1574’te vefat etti. Onun zamanında, onun irade ve fermâniyle elde edilen en büyük muzafferiyet, Kıbrıs’ın bütünüyle fethedilerek Osmanlı mülküne katılması oldu.
Kıbrıs Adası’nın 1878’de Osmanlı’nın elinden çıkıp İngiliz idaresi altına girmesinden sonra, diplomatik olarak sağlanan en büyük muzafferiyet ise, ancak Demokratların iktidarda olduğu 1950’li yıllarda mümkün olabildi. Söz konusu diplomatik başarılar sayesinde, Kıbrıs’ın Yunanlılar tarafından ilhak edilmesi (ENOSİS), BM Genel Kurulu tarafından 15 Aralık 1957’de reddedildi.
Şimdi, bu iki önemli gelişmenin tarih içindeki seyrine kısaca bakmaya çalışalım.
Kıbrıs'ın fethi
Sultan II. Selim zamanında muhtelif memleketlere seferler düzenlendi, çeşitli savaşlar yaşandı. Meselâ, Yemen'e, Rusya'ya, Endonezya'ya, Kıbrıs'a ve İnebahtı'ya...
Ancak, şu var ki: Kànunî'nin oğlu genç padişah Sarı Selim, bu sefer ve savaşların hiçbirisine fiilen katılmadı.
Keza, "İnebahtı Bozgunu" da onun zamanında yaşandı. Devletin çok güçlü olması hasebiyle, yakılıp yıkılan Osmanlı Donanması çok kısa bir süre içinde yeniden inşa edildi.
Sarı Selim zamanında yaşanan en mühim hadiselerden biri de, şüphesiz ki Kıbrıs'ın fethidir.
Adanın fethi için, padişah ile üst rütbeli paşalar aynı fikirde ittifak içindeydi.
1571'de Şeyhülislâm'dan alınan fetvâdan sonra, Venedik Krallığı’nın elinde bulunan Kıbrıs Adası üzerine bir "Sefer-i Hümayûn" düzenlendi.
1 Ağustos'ta ada tamamı fethedilerek Osmanlı'ya bağlandı.
Ne var ki, nüfuslandırma hususunda bazı hatalar işlendi. O tarihten itibaren Kıbrıs, adeta bir "sürgün adası" haline geldi, yahut getirilmiş oldu.
“93 Harbi” olarak bilinen 1977-78’deki Osmanlı-Rus Savaşı esnasında, fırsattan istifade eden İngiltere, buranın idaresini kendi himayesi altına aldı.
Demokratların Kıbrıs çabası
Evet. 93 Harbi (1878) esnasında Kıbrıs'ta inisiyatifi ele geçiren İngiltere, 1950'li yılların ortalarında adadan çekilme sinyalleri verdi. Bu ise, Türkiye ile Yunanistan'ı haliyle karşı karşıya getirdi.
Yunanistan, adanın tamamına göz diktiği için, Kıbrıs'ı ilhak (ENOSİS) etmek istiyor. Rumların nüfus ağırlığını da gerekçe gösteren Yunanistan, konuyu BM'nin önce Siyasî Komisyonu’na, ardından da Genel Kurulu’na taşıdı.
Türkiye'nin takip ettiği yol ise farklıydı. DP hükümeti, meseleye ciddiyetle eğildi ve Kıbrıs'ta yaşanan ihtilâfların öncelikle ilgili ülkeler (Türkiye, Yunanistan, İngiltere) nezdinde yapılacak diplomatik görüşmeler yoluyla bir esasa bağlanmasını istiyordu. Ancak, BM'deki gelişmeler de dikkatle ve hassasiyetle takip ediliyordu.
1954'te bir netice alamayan Yunanistan, aynı meseleyi 1957'de tekrar BM'ye götürdü. BM Genel Kurulu’nda yapılan görüşmeler neticesinde, Yunanistan'ın tezi kesin bir ifadeyle reddedildi: 15 Aralık 1957.
Böylelikle, Türkiye'nin eli daha da güçlenmiş oldu. Mesele dönüp dolaştı ve neticede NATO'nun da gündemine gelmiş oldu. Türkiye, NATO dahil hemen her platformda başarılı bir Kıbrıs diplomasisi yürüttü ve sonunda “garantör devlet” olma hakkını elde etmiş oldu. Türkiye, Kıbrıs üzerindeki haklarının tamamı, işte DP döneminde tâ altmış küsur yıl önce elde edilmiş olan siyasî ve diplomatik başarılara borçludur.