Bazı kelimeler vardır; daha söylenmeden hükmü verilmiştir. İnsan o kelimeyi duyar duymaz meseleyi değil, onun çağrıştırdığı korkuları konuşmaya başlar.
Zihin savunmaya geçer, kalp gerilir. Böyle zamanlarda hakikat arayışı zorlaşır; çünkü mesele düşünülmesi gereken bir konu olmaktan çıkar, yaklaşılması tehlikeli bir alana dönüşür.
Hâlbuki bazen kavga ettiğimiz şey hakikatin kendisi değil, hakikatin üzerine giydirilmiş yanlış bir yorumdur. Bir fen meselesi karşımıza çıktığında onu iki cihetten dinleyebiliriz: Hadisenin kendisi ve o hadiseye yüklenen felsefe. Bu ikisi aynı şey değildir. Asıl karışıklık da çoğu zaman buradan doğar.
Mesela kâinatta kanunlar vardır. Bu cümle tek başına iman için tehlike değildir. Tehlike, “Öyleyse kanunlar kendi başına iş görüyor” denildiği zaman başlar. Çünkü kanun müstakil bir kudret değildir. Kanun, nizamın ismidir; nâzımın kendisi değildir. Nakıştır; nakkaş değildir. Ölçüdür; ölçüyü koyan değildir.
Risale-i Nur’un tabiat bahsinde yaptığı esas ayrımlardan biri de budur. Tabiat yok sayılmaz; fakat ona yaratıcı bir makam verilmez. Tabiat, İlâhî kanunların işleyişine verilen bir ünvan olabilir. Fakat kendi başına bilen, seçen, hikmetle hareket eden bir fail olamaz.
Aynı ölçü fenler için de geçerlidir. Fen, kâinattaki düzeni, ölçüyü, değişimi ve işleyişi anlatır. Fakat bazen materyalist bir felsefenin elinde başka bir dile zorlanır. Hadise aynı hadisedir; yorum değişmiştir. Fen susar, felsefe konuşmaya başlar.
Bediüzzaman’ın lise talebelerine verdiği cevap bu noktada dikkat çekicidir. Talebeler, “Muallimlerimiz Allah’tan bahsetmiyorlar” dediklerinde, onlara fenlerin kendi lisanlarıyla Hâlık’ı tanıttırdığını söyler ve “Muallimleri değil, onları dinleyiniz” der. Buradaki ölçü açıktır: Problem çoğu zaman fende değil, fenni konuşturan zihniyettedir.
Fen, kâinat kitabının bir sayfasını okur. Fakat o sayfayı okuyan kişi, harfleri kendi hesabına konuşturursa mâna bozulur. Aynı sayfa mana-yı harfî ile okunursa marifete açılır; mana-yı ismî ile okunursa tabiata sapar.
Burada kendimize sormamız gereken soru şudur: Bir şeyin süreç içinde yaratılması, onun yaratılmadığını mı gösterir? Sebepler zinciriyle gelen bir netice, Müsebbibü’l-Esbab’ı gizler mi; yoksa daha geniş bir hikmeti mi gösterir? Tedricîlik, kudrete zıt mıdır?
Bu sorulara aceleyle cevap vermek kolaydır. Fakat asıl ihtiyaç, doğru ölçüyü bulmaktır. Çünkü bazı meselelerde ilk tepki imandan doğan bir hassasiyet gibi görünse de, zamanla düşünmeyi engelleyen bir alışkanlığa dönüşebilir.
Elbette imanî meselelerde hassasiyet gerekir. Modern dünyada pek çok fen meselesi, tevhidden kopuk bir dille anlatılmıştır. Bu yüzden bazı kavramlara karşı oluşan tepki sebepsiz değildir. Fakat dikkat başka, toptan mahkûmiyet başkadır.
Belki de burada yapılması gereken, meseleyi hemen iman-küfür terazisine koymak değil; önce “Burada konuşan fen midir, yoksa fen kisvesine bürünmüş bir felsefe mi?” diye sormaktır. Eğer konuşan şey tabiatı yaratıcılaştıran, tesadüfe kudret veren ve sebepleri fail yerine koyan bir felsefe ise, ona itiraz edilir. Fakat tevhid hesabına okunabilen bir fen meselesini susturmak değil, dinlemek gerekir.
Çünkü fenleri Allah hesabına dinlemeyi bilen bir zihin için kâinat suskun değildir. Asıl mesele, kimin konuştuğu değil; bizim hangi kulakla dinlediğimizdir.