İnsan çoğu zaman bir yolun nereye çıktığını bilmiyor değildir; fakat o yolu yürürken sonunu yakından hissetmez. Bugünü görür, yarını hayal eder; ama bir tercihin yıllar içinde ruhunda nasıl bir iz bırakacağını, karakterini nasıl şekillendireceğini, ilişkilerini hangi yöne taşıyacağını çoğu zaman hesaba katamaz.
Belki de insan hayatındaki birçok hata, kötülüğün güzel görünmesinden değil; neticenin uzak görünmesinden doğar.
Bir söz söylenir, o an iç sıkıntısı dağılır. Fakat o sözün yıllar sonra iki insan arasındaki güveni nasıl aşındıracağı görünmez. Bir öfke patlaması yaşanır, insan kendini güçlü hisseder. Fakat geride bıraktığı kırgınlıkların nasıl bir mesafeye dönüşeceği fark edilmez. Bir alışkanlık başlar, ilk günlerde masum görünür. Çünkü hiçbir bağımlılık ilk gün yüzünü göstermez.
Bediüzzaman’ın Eskişehir Hapishanesi’nde anlattığı “manevî sinema” hadisesi bu noktada sarsıcı bir ders taşır. Bir Cumhuriyet Bayramı günü, hapishane penceresinden karşıdaki lise avlusunda neşeyle rakseden genç kızları seyreder. Görünürde gençlik, hareket ve neşe vardır. Fakat birden o manzaranın elli sene sonraki hâli kendisine gösterilir. O gençlerin büyük kısmı kabre girmiştir; bir kısmı da gençliğinde muhafaza edemediği iffetin acı neticeleriyle ihtiyarlıkta yüzleşmektedir8. Bediüzzaman bu manzara karşısında ağlar. Çünkü o sahnede yalnız ihtiyarlığı değil; kabri, berzahı ve gayr-ı meşrû keyiflerin ebediyete uzanan akıbetini görür.
Bu nokta, yapay zekâ tartışmalarında dikkatle korunmalıdır. Yapay zekâ bazı tercihlerin dünyevî sonuçlarını gösterebilir; fakat Bediüzzaman’ın “manevî sinema”sı yalnız dünyevî bir gelecek tasavvuru değildir. Orada kabir, berzah, iffet, sefahet ve ebediyet birlikte düşünülür. Yapay zekânın gösterebileceği şey ihtimal, veri ve dünyaya bakan sonuçtur; imanın gösterdiği şey ise akıbetin ebediyetle birleşen manasıdır.
Bugün yapay zekâ, geçmiş verilerden ve sosyal örüntülerden hareketle bazı yolların nereye çıkabileceğini tahmin edebilir. Bir alışkanlığın bedende, bir iletişim dilinin toplulukta, kısa vadeli bir kazancın uzun vadede nasıl bir maliyet oluşturacağını görünür kılabilir. Bu yönüyle insanın önüne bir çeşit akıbet aynası koyabilir.
Fakat gaybı bilmez; istikameti tayin edemez; insanın yerine tercih yapamaz.
Zaten insan her zaman sonucu bilmediği için yanlış yapmaz. Sigaranın zararını bilenler de sigara içer. Öfkenin yıktığını bilenler de öfkelerine yenilir. Ölümün kaçınılmaz olduğunu bilenler de ebedî yaşayacakmış gibi davranır. Demek ki mesele yalnızca bilgi meselesi değildir. Akıl, sadece hesap yapmak değil; insanla hakikat arasında bağ kurmaktır. Bu bağ koptuğunda insan bildiği şeyle yaşadığı şey arasında savrulur.
Bu yüzden yapay zekâ neticeyi gösterebilir; fakat irade olamaz. Vicdan olamaz. İman olamaz. Yapay zekâ bir davranışın maliyetini hesaplayabilir; iman o davranışın manasını gösterir. Yapay zekâ yalnızlaşabileceğini söyleyebilir; iman insanın sahipsiz olmadığını hatırlatır. Yapay zekâ bir tercihin dünyadaki sonucunu tahmin edebilir; iman o tercihin ebediyetle olan bağını kurar.
Belki geleceğin insanı kararlarının sonuçlarını bugünkünden daha net görecek. Belki birçok konuda küçük bir “akıbet sineması” önünde yaşayacak. Fakat bu, imtihanı ortadan kaldırmayacak. Çünkü insanın asıl meselesi hiçbir zaman yalnızca görmek olmadı.
Nefis “şimdiyi düşün” diyecek. Akıl “sonunu düşün” diyecek. Vicdan “doğru olanı düşün” diyecek. İman ise daha derinden soracak:
Bu yolun sonu sadece yarına mı çıkıyor, yoksa ebediyete mi?
-Devam edecek-
Dipnot:
8- Said Nursî, Asâ-yı Mûsa, s. 27.