Yapay zekâ konuşulurken korkular çoğu zaman aynı cümlede toplanıyor: Robotlar dünyayı ele mi geçirecek?
Bu soru ilk bakışta bilim kurguya ait gibi duruyor. Fakat altında daha ciddî bir endişe var: Ya insanlığın karar merkezleri yapay zekâya geçerse? Mahkemelerde hükmü algoritmalar verse, hastanelerde tedavi önceliğini onlar belirlese, savaş kararlarında riskleri onlar hesaplayıp neticeyi onlar tayin etse ne olur?
Bu tabloyu hemen karanlık bir geleceğe bağlamak kolay. Fakat unutmayalım ki insanlık tarihinin en büyük felâketlerini çoğu zaman makineler değil; öfke, hırs, tarafgirlik, menfaat ve intikamla karar veren insanlar üretti. O hâlde asıl soru “kararı kim verecek?”ten önce “karar hangi ölçüye göre verilecek?” sorusudur.
İşârâtü’l-İ’caz’da Bakara Suresi’nin 30. ayeti açıklanırken insanın yeryüzündeki iki yönüne dikkat çekilir. Beşer, bir ruh gibi arza nüfuz edip onu ihya edebilir; fakat fesadıyla arzın kalbine kadar pençesini sokup onu öldüren bir güce de dönüşebilir. Demek insan, bir taraftan arzın şifası için bir ilâç iken, diğer taraftan onun ölümünü netice veren bir zehir olabilir.
Bu ölçü, yapay zekâ meselesine de ışık tutuyor. Çünkü yapay zekâ kendi başına ahlâk sahibi değildir. Ona hangi maksat yüklenirse, o istikamette çalışır. Adalet, hakkaniyet ve menfaat-i umumiye için kullanılırsa insanın arzı ihya eden tarafına hizmet eder. Güç, çıkar, tahakküm ve intikam hesabına kullanılırsa insanın fesat tarafını daha hızlı, daha geniş ve daha görünmez hâle getirir.
Risale-i Nur’da şer meselesi anlatılırken verilen ateş misali de burada önemli bir ölçü sunar. Ateşin varlığı şer değildir; onda yemeği pişirmekten ısınmaya kadar pek çok fayda vardır. Fakat insan, yemeğini pişiren ateşe elini sokarsa hizmetkârını kendine düşman etmiş olur. Demek şer çoğu zaman imkânın kendisinde değil, insanın onu yanlış kullanmasındadır.
Yapay zekâ da böyledir. Zulmü kayıt altına alabilir, delilleri karşılaştırabilir, haksızlığı saklandığı yerden çıkarabilir. Doğru ölçülerle kullanıldığında adaletin önündeki bazı sisleri dağıtan bir araç olabilir.
Aynı mesele savaş için de düşünülebilir. Eğer yapay zekâ, kuvveti ve menfaati değil; menfaat-i umumiyeyi, hakkaniyeti ve sulh-u umumîyi hedefleyecek şekilde programlansaydı, savaş kararını kolaylaştıran değil, barış imkânlarını çoğaltan bir araç hâline gelebilirdi.
Fakat aynı teknoloji başka bir elde tam tersine çalışabilir. Güvenlik adına gözetimi derinleştirebilir. Verimlilik adına insanı rakamlara indirebilir. Barış adına savaşı daha hesaplı ve daha az vicdan sızlatan bir şeye dönüştürebilir.
Demek ki yapay zekâ insanlığı kendiliğinden saadete götürmez. Onu arzın ilâcı yapacak olan da insandır, zehri de. Asıl mesele makinenin ne kadar güçlendiği değil; insanın o gücü hangi niyet, hangi ölçü ve hangi mesuliyetle kullandığıdır.