İnsan, hürriyeti çoğu zaman dış şartlarda arar. Önündeki kapılar çoğaldıkça kendisini daha serbest zanneder. Daha fazla seçenek, daha hızlı ulaşım, daha çok bilgi ve daha geniş imkân ilk bakışta insana hürriyet hissi verir.
Fakat insanın önünde çok kapı bulunması, hangi kapıdan niçin geçtiğini bildiği anlamına gelmez.
Bazen asıl esaret, imkânların azlığından değil, dikkatin dağınıklığından doğar. İnsan her şeye bakabilir hâle gelir; fakat neye bakması gerektiğini seçemez. Her sesi işitir; fakat hangi sese kulak vermeyeceğini bilemez. Zihni meşguldür, gündemi kalabalıktır, fakat iç dünyasında derinleşen bir mana yoktur.
Dikkat, insanın en sessiz sermayelerinden biridir. Kaybedildiğinde hemen fark edilmez; fakat zamanla insanın düşünme biçimini, duygularını ve hatta karakterini şekillendirir. İnsan uzun süre neye bakarsa, iç dünyasında ona yer açar. Korkularına fazla bakan, hayatı korkularıyla yorumlamaya başlar. Öfkesini besleyen, her yerde öfkelenecek bir sebep bulur. Sürekli görünür olmaya çalışan biri ise görünmeyi, var olmanın şartı gibi hissetmeye başlar.
Bu yüzden dikkat meselesi yalnız psikolojik bir mesele değildir; aynı zamanda manevî bir sahiplik meselesidir. İnsan, nazarını nereye sarf ettiğinden sorumludur. Çünkü göz yalnız gören bir organ, akıl yalnız düşünen bir cihaz, kalp yalnız hisseden bir merkez değildir. Bunların her biri insana verilmiş birer emanettir.
Risale-i Nur’da insanın cihazlarını kimin hesabına kullandığına dair yapılan ikaz bu noktada dikkat çekicidir. Göz, yalnız nefis hesabına çalıştırılırsa kıymetini düşürür; Allah hesabına kullanıldığında ise kâinat kitabının mânidar bir mütalâacısı hâline gelir. Demek ki mesele sadece bakmak değil, kimin namına baktığını bilmektir.
Buradan bakınca “mâlikiyet” mutlak bir sahiplik iddiası değildir. İnsan zaten hakikî mâlik değildir. Fakat kendisine emanet edilen nazarı, dikkati ve iradeyi başıboş bırakmamakla mükelleftir. Kendi dikkatine sahip çıkmak, aslında emanete sahip çıkmaktır.
Bugün insanın hürriyeti belki de en çok burada sınanıyor. Her çağrıya cevap vermek, her görüntüye bakmak, her fikrin peşinden gitmek serbestiyet değildir. Gerçek serbestiyet, insanın neye bakacağını seçebilmesi kadar, neye bakmayacağını da bilebilmesidir.
Çünkü insanın iç dünyası, uzun süre misafir ettiği şeylere benzemeden kalamaz. Dikkatini koruyamayan insan, zamanla istikametini de korumakta zorlanır.
Bazen hürriyet büyük meydanlarda değil; insanın kendi nazarına sahip çıktığı o küçük, sessiz tercihlerde başlar.