Son yıllarda ilginç bir değişime şahit oluyoruz. Eskiden insanlar bilgiye ulaşmak için kütüphanelere gider, saatlerce araştırma yapar, farklı kaynakları karşılaştırırdı. Şimdi ise birkaç saniye içinde yüzlerce sayfalık bilgiyi önümüze getiren sistemler var.
Bir metni özetliyor, hastalık belirtilerini analiz ediyor, görüntülerdeki ayrıntıları fark ediyor, karmaşık veriler arasındaki ilişkileri ortaya çıkarıyorlar.
Bir bakıma insanlığın yüzyıllardır yaptığı “okuma” işini daha hızlı yapıyorlar. Fakat burada önemli bir ayrım var: Bir kitabı okumakla, o kitabın ne söylediğini anlamak aynı şey değildir.
Bir şiirin kelimelerini sayabilirsiniz. Hangi kelimenin kaç kez geçtiğini, veznini, kafiyesini ve ses örgüsünü çıkarabilirsiniz. Fakat bütün bunlar, şiirin insanın içinde açtığı manayı kavradığınız anlamına gelmez. Çünkü insan bazen bir metni çözebilir ama onunla muhatap olamaz.
Kâinat karşısında da benzer bir durum var. Modern insan, eşyanın nasıl işlediğini geçmiş çağlara göre çok daha iyi biliyor. Yağmurun oluşumunu, kalbin ritmini, yıldızların hareketini, hücrenin yapısını daha ayrıntılı açıklayabiliyor. Fakat bütün bu bilgi artışına rağmen hayretin aynı ölçüde arttığını söylemek zor. Hatta bazen açıklamalar çoğaldıkça hayret azalıyor. Çünkü insan, bir şeyin sebebini öğrendiğinde manasını da öğrendiğini zannedebiliyor.
Risale-i Nur’un dikkat çektiği mana-yı ismî ve mana-yı harfî ayrımı tam burada karşımıza çıkıyor. Bir çiçeğe bakıp onun türünü, genetik yapısını, yetişme şartlarını ve biyolojik özelliklerini öğrenmek kıymetlidir. Bu bilgi yanlış değildir. Fakat çiçek yalnız bunlardan ibaretmiş gibi okunursa, insan çiçeği kendi üzerinde kapatmış olur.
Mana-yı harfî ise aynı çiçeğe başka bir nazarla bakar. Çiçeğin kendisinde durmaz; onun gösterdiği manaya yönelir. Güzelliğin kaynağını, ölçünün hikmetini, rengin ve kokunun neyi işaret ettiğini düşünür. Böylece çiçek yalnız bir nesne olmaktan çıkar; bir pencereye dönüşür.
Bu yüzden yapay zekâ çağında asıl mesele teknoloji değil, nazardır. Yapay zekâ yağmurun nasıl oluştuğunu anlatabilir; fakat yağmurun rahmet oluşunu hissedemez. Kalbin elektriksel ritmini analiz edebilir; fakat o kalbin bir emanet olduğunu fark edemez. Bir yüzün simetrisini ölçebilir; fakat her insanın ayrı bir âlem oluşunu tefekkür edemez.
Çünkü burada bilgi değil, muhataplık devreye giriyor. Makine veriler arasında ilişki kurar; insan o ilişkilerden mana çıkarabilir. Makine örüntüleri tanır; insan o örüntüler karşısında hayrete düşebilir. Makine cevap üretebilir; insan ise o cevapların kendisini nereye çağırdığını düşünebilir.
Kâinat kitabına baktığımızda da durum değişmez. Yapay zekâ bu kitabın satırlarını daha görünür hâle getirebilir; insanın göremediği ayrıntıları önüne koyabilir. Fakat o satırların ardındaki hitabı işitmek yine insana kalacaktır.
Belki de bu çağın en önemli imtihanlarından biri burada saklıdır. İnsan artık bilgi eksikliğinden çok, mana eksikliğiyle karşı karşıya kalabilir. Her şeyi açıklayabildiği hâlde hiçbir şey karşısında hayret duymayan bir noktaya sürüklenebilir.
Oysa kâinat yalnızca açıklanacak bir sistem değildir; aynı zamanda anlaşılmayı bekleyen bir hitaptır. İnsan da yalnızca gözlem yapan bir varlık değil, o hitaba muhatap olan bir yolcudur.
Yapay zekâ kâinat kitabının harflerini daha hızlı okuyabilir. Fakat o harflerden gelen hitabı duymak, hâlâ insana ait bir vazifedir.
—Devam edecek—