Muhafazakâr camianın uzun süredir görmezden geldiği, halının altına süpürerek gizlemeye çalıştığı en büyük yara, evlatlarının ellerinden kayıp gitmesidir. Yıllarca dış dünyayı bir tehlike alanı olarak görüp evlerimizin etrafına kalın koruma duvarları ördük. Kurslar, vakıflar, özel okullar ve korunaklı mahalleler inşa ederek çocuklarımızı güvende tuttuğumuzu sandık. Ancak bugün acı bir gerçekle karşı karşıyayız. Muhafaza etmeye çalıştığımız kale ayakta duruyor fakat içindekiler artık bize yabancı. Çocuklarımızı fiziken yanımızda tutarken zihnen ve kalben kaybettik.
Bu büyük kırılmanın temel sebebi, dindarlığı tahkikî bir iman zeminine oturtmak yerine taklidî bir şekilciliğe indirgemiş olmamızdır. Evlatlarımıza dinin özünü, hikmetini ve kalbî lezzetini anlatamadık. İslamiyet’i sadece yapılmaması gereken yasaklar listesi, “ritüeller bütünü “ ve “elâlem ne der” cenderesi olarak sunduk. Çocuk neye inanması gerektiğini ezberledi ama neden inanması gerektiğini hiçbir zaman kalben idrak edemedi. Soru sormasına, şüphelerini dile getirmesine izin vermedik. Sorgulayan genci hemen isyankârlıkla suçlayıp bastırmayı tercih ettik. Akılları ikna edemeyen bu dayatmacı üslup, çocukların dünyasında dinî bir baskı unsuruna dönüştürdü.
En büyük tutarsızlığımız ise çocukların dünyevî istikballeri için gösterdiğimiz hassasiyeti, iman emniyetleri için sergilemememizdir. İyi bir üniversite kazansınlar, yüksek maaşlı işlere girsinler, kariyer basamaklarını tırmansınlar diye her türlü maddî fedakârlığı yaptık. Kurslardan kurslara koşturdukları evlatlarının dünyevî gelecekleri için titreyen anne babalar, onların ruh dünyalarındaki büyük boşlukları, inanç bunalımlarını farketmediler bile. Akılları fen ilimleriyle dolarken kalpleri Kur’ân nurundan mahrum kalan bu nesil, seküler dünyanın sunduğu cazip alternatiflerin önünde savunmasız kaldı. Karşımızda duran tablo, muhafazakâr pedagojinin tam anlamıyla iflasıdır.
Müspet hareket düsturu, bu ağır enkazın karşısında sadece dövünmeyi değil, derhal şifalı reçeteyi uygulamayı gerektirir. Çözüm, baskıyı artırmak ya da yeni yasaklar koymak değildir. İlk adım olarak evlerimizi kurallarla yönetilen soğuk birer hapishane olmaktan çıkarmalıyız. Bediüzzaman Said Nursî’nin her bir evi birer Dershane-i Nuriye yapma hedefi, sadece kitap okunan mekanlar kurmak demek değildir. Bu hedef, ev içinde hakikatin özgürce konuşulduğu, şüphelerin şefkatle giderildiği, aklın ve kalbin birlikte doyurulduğu bir iklimi var etmektir.
Gençlerin fen ve felsefeden gelen sorularından korkmamalıyız. Risale-i Nur’un asrın idrakine hitap eden, akıl ile kalbi ittihad ettiren ikna metodunu kendi dilimize aktarmalıyız. Çocuklarımızın sadece dış görünüşünü değil, ruh dünyasını muhafaza etmek istiyorsak, önce onların özgür iradelerine saygı duymayı ve dinî hayatı bir dayatma değil, sığınılacak güvenli bir liman olarak göstermeyi başarmak zorundayız.
— DEVAM EDECEK—