Türkiye demokrasiyle 14 Mayıs 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelmesi ile tanıştı. Demokrasi, “Gücün ve egemenliğin millete ait olduğu, kararların doğrudan veya milletin seçtiği temsilciler aracılığıyla alındığı bir yönetim biçimidir” diye tanımlanır.
Demokrasi; hukuk, adalet, hürriyet, kuvvetler ayrılığı, bağımsız yargı ve güçlü bir Meclis demektir.
Aradan geçen 76 yılda demokrasimiz büyük yaralar aldı. Darbeler, muhtıralar ve postmodern darbe teşebbüsleri demokrasimizin gelişmesini hep engelledi.
Bu yüzdendir ki Türkiye, Demokrasi Endeksi’nde 167 arasında 103. sırada ve tam demokrasi ve kusurlu demokrasiden sonra gelen “hibrit rejim” kategorisinde bulunuyor.
“Hibrit rejim” şöyle tarif ediliyor: Siyasî muhalefetin baskılandığı, yargının bağımsız olmadığı, yoksulluğun yaygın olduğu, medyaya baskı uygulandığı, hukukun üstünlüğünün zayıf ve siyasî kültürün yeterince gelişmediği sistemlerdir.
Son yıllarda milletin seçtiklerinin soruşturma geçirmesi ve transferler demokrasimizin daha da zayıflamasına yol açıyor.
Demokrasilerde yasama, yargı ve yürütme birbirinden bağımsızdır ve birbirine dengeler. Ancak 2018 yılından bu yana uygulanan Partili Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi ile ilke zarar gördü.
Cumhurbaşkanının aynı zamanda bir partinin genel başkanı olması, yüksek yargı atamalarının büyük ölçüde aynı kişi tarafından yapılması demokrasiyi zayıflattı. Meclis (yasama), yeni sistemle birlikte güç kaybetti; birçok yetkisi sınırlandı.
Yürütme yetkisi büyük ölçüde tek elde toplandı.
***
46 YIL SONRA İZLERİ HÂLÂ DURUYOR
Demokrasiye en büyük yaralardan birisi açan 12 Eylül Askerî Darbesi’nin 46. yıl dönümü. 12 Eylül 1980 tarihi, demokrasimiz adına kara günlerden birisidir. Bu darbe de 1960 kanlı darbesi ve 1971 muhtırası gibi Türk demokrasisine büyük bir darbe vurmuştur.
29 Mayıs 1960 kanlı askerî darbesinde olduğu gibi 12 Eylül 1980 darbesi de demokratlara yapılmıştı.
Türkiye’de bu tarihe gelene kadar darbe zemini oluşturulmuş ve o zamanın bir komutanı tarafından yıllar sonra, “İhtilâl olgunlaşsın diye bir yıl bekledik” itirafı gelmişti. Bu bile tek başına darbecilerin zihniyetini ortaya koyması bakımından yeterliydi. Yani, darbe yapabilmek için milletin kırdırılmasına göz yummuşlardı.
TBMM kapatıldı, anayasa ortadan kaldırıldı, siyasî partilerin kapısına kilit vuruldu, mallarına el konuldu. Başbakan ve bakanlar dahil, parti başkanları yargılandı, zindanlara atıldı.
Yüz binlerce kişi gözaltına alındı, milyonlarca kişi fişlendi, yüz binlerce kişi yargılandı ve idam edildi, on binlerce kişi işinden atıldı, on binlerce kişi vatandaşlıktan çıkarıldı.
Gazetemiz Yeni Asya darbecileri eleştirdiği ve onların hazırladığı anayasaya “hayır” dediği için 470 gün kapatıldı.
Darbeden iki sene sonra yapılan anayasa oylamasında “korku” kendisini hissettirmiş, zarfların şeffaf olması insanları korkuya sevk etmişti.
***
YENİ ANASAYA İÇİN İRADE YOK
Anayasa, anayasal kurumlar, o dönemde yapılan kanunlar, yönetmelikler hâlâ mevzuatımızda duruyor. 12 Eylül darbecilerinin bıraktığı birçok kötü mirasın 46 yıl geçmesine rağmen hâlâ değiştirilememesi de ibretlik.
Bunlardan birisi 1982 darbe anayasasıdır. Türkiye darbe anayasasından kurtulamıyor. Bu süre içerisinde 12 kez anayasa değişikliğine gidildi, 177 maddesinin 134 hükmünde değişiklik yapıldı, ama bir türlü “ruhuna” dokunulamadı.
Meclis’in 1 Ekim’de açılmasıyla birlikte yine yeni anayasayı konuşmaya başlayacağız.
Yeni bir anayasa yapılacaksa sadece ucube sistemin ihtiyaçlarına cevap veren bir metin değil; toplumun bütün kesimlerinin üzerinde uzlaşabileceği, sivil, demokratik, hürriyetçi ve hukuk devletini güçlendiren bir anayasa hedeflenmeli.
Böyle bir zemin ve irade maalesef şu anda yok…
12 Eylül’ün 46. yılında çıkarılması gereken en büyük ders şudur:
Darbelerle hesaplaşmadan, darbe zihniyetinin izlerini silmeden ve demokrasiyi bütün kurumlarıyla güçlendirmeden gerçek anlamda demokratik bir Türkiye’den bahsedilemez.