1956 yılı Haziran ayında Afyon Mahkemesi, Risale-i Nur’ları serbest bırakan kararını verdi.
Bunun üzerine Bediüzzaman Said Nursî, Atıf Ural, Cahit Türkmenoğlu, Said Özdemir, Tahsin Tola ve Salih Özcan’ın da içinde bulunduğu Nur talebelerine, Risale-i Nur’un tüm eserlerini basmak için harekete geçmelerini söyledi. Yapılan araştırmalar sonunda Ankara’da Yıldız ve Doğuş matbaalarıyla anlaşma sağlandı. Kitaplar sırasıyla Sözler, Lem’alar, Mektubat, İşârâtü’l-İ‘câz, Mesnevî-i Nuriye, Asa-yı Musa, Şuâlar ve Tarihçe-i Hayat olarak basıldı. 1956 yılında başlanan baskı işleri 1959 yılında tamamlandı.
Risalelerin Ankara’da basıldığı matbaa üç katlıydı. En üst katında talebelere bir oda verilmişti. Oda yaşanacak gibi bir yer değildi. Gündüzleri bile güneş almadığında lamba yakılırdı. Namazlar odada kılınır, sabah namazından sonra matbaaya inilirdi. Yatsı namazı kılındıktan sonra odaya çıkılırdı. Yemekler matbaada yenirdi. Yemekleri zeytin, peynir ve ekmekten ibaretti. Lokantaya gidecek paraları yoktu.
Bazen yardımlarına ilâhiyatta okuyan talebeler gelir, kitapların düzeltme işlerine yardım ederlerdi. Yaz tatili gelince talebelerin çoğu memleketlerine gider, matbaada fazla kimse kalmazdı.
Matbaada işlerin yoğun olduğu bir gün Mustafa Türkmenoğlu tek başına kalır. Bazen yardıma gelenler olur; fakat gelenler hem acemi olur, hem de kısa süre kaldıklarından fazla faydaları olmazdı. Bu arada Mustafa, uzun süredir annesini ziyaret edemediği için yerine bakacak bir arkadaş bekler.
Zaten matbaa tren istasyonuna yakındı. İstanbul’da bulunan annesini ziyarete gitmeye tam hazırlanırken her seferinde bir güç onu zorla matbaada tutuyordu. Matbaayı bir türlü bırakıp gidemiyordu. Birkaç gün sonra kesin gidecekti; fakat yine gidemedi. Kendi kendine, “Ben niye gidemiyorum acaba?” diye söylendi. “Ben niye valideme gidemiyorum? Hâlbuki biraz kalsam ne olur, kitaplar yirmi gün geç bitse ne olur!” diye söylenmeye devam etti.
Mustafa Türkmenoğlu, yazılardaki düzeltmelerle uğraşırken kendi kendine, “Ya Rabbi! Ben hürriyetime sahip değil miyim? Benim hürriyetim elimde değil mi? Ben niçin istediğim yere gidemiyorum?” diye odanın içinde konuştu.
Bir zaman sonra nihayet arkadaşları geldi. Mustafa da uzun süredir ziyaret edemediği annesini İstanbul Pendik’te ziyaret etmeye hazırlanırken içindeki sese uyarak önce Isparta’da Bediüzzaman’ı ziyarete gitti. Arkadaşlar ona kapıyı açtı. Bediüzzaman, “Gelsin” dedi. Odaya geçti. Bediüzzaman’ın elini tam öpecekken, Bediüzzaman yatağında hafifçe doğrularak, “Ne hürriyeti!” diye çok şiddetli bir şekilde seslendi. Mustafa uzun süre şaşkınlık içinde kaldı.
Bediüzzaman, odada bulunan talebelerine şöyle dedi: “Kardeşim, öyle kimseler gelmiş ki Kur’ân’ın bir tek harfinin manasına kendini feda etmiş. Bize ne oluyor ki şimdi Kur’ân’ın bütününe taarruz var; biz niçin kendimizi feda etmeyelim?”
Mustafa, hayatı boyunca unutamayacağı bu dersi sindire sindire almıştı. Bediüzzaman, Mustafa’ya, “Haydi dön” dedi. Mustafa da hayatının en ağır dersi altında İstanbul’a gitmeden, doğrudan tekrar Ankara’daki matbaaya döndü.
Annesine gitmemişti. Annesi yaşlıydı. Mustafa, dört yıl boyunca annesini ziyarete gidemedi.
Kaynak:
Necmeddin Şahiner, Son Şahitler–4