Bediüzzaman Said Nursî, önemli hizmetler için her seferinde Mustafa Sungur’u görevlendirirdi.
Yine bir gün, mühim bir vazife için onu Ankara’ya gönderdi. Mustafa Sungur verilen görevi tamamladıktan sonra Emirdağ’a döndü. Bediüzzaman’a yaptığı hizmetle ilgili bilgi vermek istiyordu. Bu sırada namaz vakti girmiş, ezan yeni okunmuştu. Bediüzzaman namazını kılmıştı ve vaktin çıkmasına da henüz hayli zaman vardı.
Mustafa Sungur, Ankara’daki göreviyle ilgili bilgi vermek üzere konuşmaya başlayacakken Bediüzzaman ona: “Hoş geldin kardeşim. Namaz kıldın mı?” diye sordu.
Mustafa Sungur “Kılmadım” deyince Bediüzzaman, “Git, namazını kıl” dedi.
Mustafa Sungur hiçbir şey söylemeden namaz kılmaya gitti. Namazını eda ettikten sonra tekrar Bediüzzaman’ın yanına döndü ve görevini anlatmak üzereyken bu defa Bediüzzaman: “Tesbihatı yaptın mı?” diye sordu.
Mustafa Sungur “Yapmadım” cevabını verdi. Bunun üzerine Bediüzzaman: “Tesbihatını yap” dedi.
Mustafa Sungur tesbihatını tamamladıktan sonra tekrar yanına geldi. Ankara’da yerine getirdiği görevi anlattığında Bediüzzaman, “Maşallah kardeşim” diyerek onu büyük bir dikkatle dinledi.
Bu konuya dair Tahirî Mutlu şu hatırasını aktarır: “Bediüzzaman’ın yanına ne zaman gittiysem, odada bulunan herkese tek tek ‘Namazı kıldınız mı?’ diye sorardı. Talebeler ‘Kıldık efendim’ diye cevap verirdi. Ardından ‘Tesbihatı yaptınız mı?’ diye sorardı. Talebeler ‘Yaptık efendim’ derlerdi.
Namazını kılıp tesbihatını yapanlara ‘Öyleyse buyurun, oturun’ diyerek derse öyle kabul ederdi.
Bazen talebeler tesbihata yetişemediklerinde ‘Tesbihatı yetiştiremedik’ dediklerinde, Bediüzzaman sertçe ‘Haydi haydi, çıkın; tesbihatı tamamlayın da gelin’ diyerek onları gönderir, tesbihat tamamlanmadan derse kabul etmezdi. Huzuruna aldıktan sonra ise sabah dersleri en az üç saat, bazen beş saate kadar devam ederdi.”
Bediüzzaman, Kastamonu Lâhikası, 30. Mektub’ta şöyle der: “Namazdan sonraki tesbihatlar, tarîkat-ı Muhammediyedir (asm) ve velâyet-i Ahmediyenin (asm) bir evradıdır. O noktadan ehemmiyeti büyüktür.”
Bediüzzaman, 13. Şua’da ise şu ifadeleri kullanır: “Risale-i Nur şakirdleri bu zamanda, eski zamanlardaki riyazet ehline göre on derece daha ziyade muhtaç, on derece fazla faziletli ve on derece daha rahattırlar.”
Bediüzzaman yine Kastamonu Lahikası’nda: Namazdan sonra okunması sünnet olan tesbih, tahmid, tehlil, zikir ve salâvatın, her türlü şerden Allah’a sığınma ve Allah’ın isimleri ile dua etmenin “velâyet-i Ahmediyenin evradı” olduğunu söyler.
Bediüzzaman, talebelerini her konuda olduğu gibi namaz ve tesbihat hususunda da titizlikle yetiştirmiştir. Sağlam bir imanla namaz ve tesbihat yapılmadığında, kişinin en küçük bir sarsıntıda yerle bir olabileceğine dair pek çok ibretlik örnek vardır. Bu yüzden onlar bugüne kadar her fırtınaya karşı çelik gibi ayakta kalabilmişlerdir.
Kaynak:
Mustafa Sungur’dan dinleyen Abdülkadir Nurzade