İnsanlık, tarihinin belki de en büyük bilgi birikimine sahip olduğu bir dönemi yaşıyor.
Fakat aynı zamanda hakikatin en çok tartışıldığı, insan sevgisinin en çok örselendiği ve adalet duygusunun en fazla yara aldığı bir çağın içindeyiz. Teknolojik gelişmeler hayatı kolaylaştırırken, hakikati bulmayı kolaylaştırmadı; iletişim araçları çoğalırken insanlar birbirini anlamaya daha da uzaklaştı. Demek ki medeniyet, yalnızca maddî gelişmeyle kurulmaz. Asıl medeniyet, insanın aklını, kalbini ve vicdanını birlikte inşa edebilmesidir.
Bediüzzaman Said Nursî’nin Muhakemat’ta dikkat çektiği meyl-i taharrî-i hakikat, muhabbet-i insaniyet ve meyl-i insaf, işte böyle bir medeniyetin üç temel sütunudur. Bunlardan biri eksik kaldığında denge bozulur. Hakikat sevgisi olmayan bir ilim, propaganda aracına dönüşebilir. Muhabbetten mahrum bir hakikat anlayışı katılığa ve dışlamaya yol açabilir. İnsafın bulunmadığı yerde ise ne hakikat korunabilir ne de insanlık huzur bulabilir.¹
Bediüzzaman, bu üç hakikatin maarif ve fünunun inkişafıyla güçleneceğini, insanlığın önündeki cehalet, taassup, istibdat ve din ile fen arasında vehmedilen çatışma gibi engelleri yıkacağını haber vermektedir. Bu tespit, sadece yaşadığı döneme değil, bugünün dünyasına da ışık tutmaktadır. Çünkü çağımızın krizleri, büyük ölçüde bilgi eksikliğinden değil; hakikati aramama, insanı sevmeme ve insafı kaybetme hastalığından kaynaklanmaktadır.
Bugün dünya, farklı kimlikler üzerinden derin kutuplaşmalar yaşıyor. Güçlü olanın haklı sayıldığı, menfaatin hukukun önüne geçtiği ve dijital mecralarda yalanın hakikatten daha hızlı dolaştığı bir vasatta yaşıyoruz. Böyle bir ortamda Bediüzzaman’ın gösterdiği istikamet, sadece Müslümanlara değil, bütün insanlığa hitap eden evrensel bir çağrıdır. Çünkü hakikat evrenseldir; adalet evrenseldir; insan onuru da evrenseldir.
Biz bu üç temel prensip üzerine mesaimizi bina etmişiz. . Hakikati şahıslara feda etmemek, insanı inancından veya düşüncesinden dolayı ötekileştirmemek, hukuku her şartta savunmak ve meşvereti hayatın esası kabul etmek, Risale-i Nur’dan süzülen bu medeniyet anlayışının günümüzdeki tezahürüdür. Hürriyet olmadan hakikat gelişmez; insaf olmadan adalet gerçekleşmez; muhabbet olmadan da toplumsal barış kurulamaz.
Bediüzzaman’ın hedef gösterdiği medeniyet, kuvvetin değil hakkın üstün olduğu bir medeniyettir. Menfaatin değil faziletin, çatışmanın değil meşveretin, istibdadın değil hürriyetin hâkim olduğu bir toplum düzenidir. Bu anlayış, yalnızca siyasî bir model değil; aynı zamanda ahlâkî bir inşa projesidir. Çünkü fert düzelmeden cemiyet düzelmez; vicdan inşa edilmeden hukuk kalıcı olamaz.
Bugün bize düşen görev, bu üç hakikati sadece kitap sayfalarında bırakmamaktır. Ailede hakikati konuşmak, okulda insafı öğretmek, sosyal hayatta insan sevgisini çoğaltmak ve kamu hayatında hukukun üstünlüğünü savunmak, Risale-i Nur’un bu çağdaki en önemli mesajlarından biridir.
Bir asır önce yükselen bu çağrı, bugün de bütün canlılığını koruyor. İnsanlığın yeni bir medeniyet arayışı varsa, bunun yolu hakikati arayan akıllardan, insanı seven kalplerden ve insafı rehber edinen vicdanlardan geçmektedir. Bediüzzaman Said Nursî’nin gösterdiği bu istikamet, sadece geçmişin bir hatırası değil; geleceğin de en güçlü ümididir.
Dipnotlar:
1.Bediüzzaman Said Nursî, Muhakemat: “Âferin maarifin himmet-i feyyazânesine ve fünunun himmet-i merdânesine ki; meyl-i taharrî-i hakikat ve muhabbet-i insaniyet ve meyl-i insaf olan hakaiki teçhiz ederek o manileri zîr ü zeber etmiş ve ediyor.”
2.Bediüzzaman Said Nursî, Hutbe-i Şâmiye: “Akıl ve ilim ve fen hükmettiği istikbalde elbette bürhan-ı akliyeye istinad eden ve bütün hükümlerini akla tespit ettiren Kur’ân hükmedecektir.”
3.Bediüzzaman Said Nursî, Münazarat ve Emirdağ Lâhikası: Meşveret, hürriyet, hukuk ve müsbet hareket anlayışı üzerine değerlendirmeler.