Osman Gökmen: “Ömür Dediğin” İhtiyarlar Risalesi ile Haşir Risalesinin televizyon formatına dönüşmüş halidir. Yani buradaki hakikat, buradaki mana ve muhteva, bir televizyon programına dönüştürüldüğü takdirde bu neye denk gelir, neye tekabül eder insan olarak, diye bir çok sorunun neticesinde ortaya çıkan bir programdır.”
Röportaj: Havva Küçük Konur
TAKDİM
Son zamanlarda sosyal medyada önüme DKT Yapım imzalı videolar düşüyordu. Gayet başarılı, güzel ve izlenesi videolar. Otlu Peynir, Delikanlı: Ceylan Çalışkan, Dua Kalkanı Zübeyir Gündüzalp, Bin Kalemli Nurcu, Komite, Deli Şükrü, Yine mi Namaz? Kör Kuvvet, Nura Koşanlar… Ve bir gün gelen ‘senaryo atölyesine katılmak ister misin?’ teklifiyle, DKT Yapım yapımcı/yönetmeniyle de tanışmış olduk. Ama bir program daha var ki asıl beni o şaşırttı. TRT’de yıllarca keyifle izlediğimiz ve hâlâ devam eden “Ömür Dediğin” programının da yapımcı ve yönetmeni aynı zamanda. Onunla sinema, sanat, senaryo, TRT’de iken yaptığı işler ve DKT Yapım üzerine yaptığımız sohbet, fark etmeden bir ‘Ömür Dediğin’ sohbeti olmuş. İşte yapımcı, atölye hocam Yönetmen, Senarist Osman Gökmen ile sohbetimiz…
Siz TRT bünyesinde uzun yıllar önemli görevler üstlenmişsiniz. Pek çok projeye imza atmışsınız ve deneyimli bir isimsiniz bu konuda. Şu anda da DKT Yapım’ın yapımcı ve yönetmenliğini üstlenmiş durumdasınız. Öncelikle sizi tanımakla başlayalım mı? Kimdir Osman Gökmen ve sinemayla, sanatla bağı nerden gelir?
1960 Ankara doğumluyum. Ankara Çamlıdere Bardakçılar köyünde doğdum. Çok erken yaşta Ankara'ya geldik okumak için. Köyümüzde okul yoktu. İlkokul ve ortaokulu Ankara'da okudum. Liseyi öğretmen okulunda okudum. Üniversiteyi de Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi tiyatro bölümünü tercih ederek okudum. Yani kabiliyetli olduğum, lisede edebiyat öğretmenim tarafından keşfedildi. Onun tavsiyesi üzerine bu bölümü seçtim, iyi de oldu. Daha önce başka yerlerde de söylemiştim. Bu bölümde okuyup mezun olan sağcı gruptan nadir insanlardanım.

O zamanda tiyatro bölümüne gelen hiç yoktu. 1978'de ben üniversiteye girdim, çok sıkıntılı bir dönemdi. Marksist, Leninist bütün grupların hâkim olduğu bir bölüm orası. Tamamına yakını aşırı solcuydu, laik Atatürkçü falan. Ben böyle bir yerde tek başıma idim. Bir iki sene pek bir varlık gösteremedim. Çünkü çok fazla bilmediğim kavram vardı. İyi yetişmiş aile çocuklarıydı sınıf arkadaşlarım. İyi yetişmiş derken iyi okumuş, kitap okumuş Çankaya çocuklarıydı. Ben de ‘dış kapı’nın Altındağ çocuğu olarak okudum. 3. sınıfa kadar sessiz kaldım, çünkü anlayamadım. Çok farklı bir dünyaydı. Böyle bir dünya ile daha önce karşılaşmamışız.
Okurken Risale-i Nur'la tanıştım. Bölümün verdiği manevî sıkıntı ile kendimi okumaya verdim, bir arayışa girdim. Araştırmaya, düşünmeye, hayata, insana, evrene, tarihe dair ciddi düşünme o zaman başladı. O beni Risale-i Nur'a götürdü ve Risale-i Nur'la tanıştım.
ÇOK SORU SORDUM
Burada epey bir ilgilendiler benimle. Onlara sürekli soru sorarak, daha doğrusu bölümde bana sorulan soruları ben onlara sorarak ve o soruların cevaplarını oradan bularak aradım. Ondan sonra da güven kazandım denebilir. 3. sınıftan itibaren de normal Osman Gökmen olarak tekrar ortaya çıktım. Birkaç kişi daha benim yanımda yer almaya başladı. Çok tartışmalı bir bölümdü bizim orası. Oyunculuk üzerine çok iyi olduğumu söylediler. Aslında benim hevesim tiyatro yönetmeni olmaktı. Batılı adamları gördükçe bu arzum pekişiyordu.
Okulu bitirdikten sonra da ihtilal sonrası 1982 bizim yazarlık hocamız Turgut Özakman, Devlet Tiyatroları genel müdürü oldu. Sınavlara girdik. Bizim bölüm 13 mezun vermişti, 9’u girdi, biz giremedik. Bizi almamasının sebebi şuydu: Biz zaten bölümde de dindar biliniyoruz. Bana bölüm başkanı Sevda Şener mistik adam diyordu. Hoca bilinçli bir adamdı, daha çok diğer arkadaşlardan aldı. Diğer gruplardan çoğu arkadaşım oyuncu oldu. Devlet tiyatrolarında hala dizilerde oynayan var. Altan Erkekli sınıf arkadaşımdı. Biz de bunun üzerine başka alana kayma ihtiyacı hissettik. Benim yine en iyi yapabileceğim, aldığım eğitimle doğru orantılı olarak TRT görünüyordu. İşte ondan sonra da TRT'ye girdim.
Ondan önce İstanbul'da Yeni Asya’da, araştırma merkezinde de çalıştım. Serviste o zaman 10 kişi kadar vardı. Orada yine Ümit Şimşek bir televizyon, görsel sinemaya temel teşkil edecek bir yapılanma kurmaya çalışıyordu. O zamanlar bazı ufak tefek Osmanlı ile ilgili bir şeyler de çekiliyordu, orada da çalışabileceğimi söylediler.

Köprü’de çalıştık epey bir süre. Boğaziçi Üniversitesi'nden Yalçın Koç gibi bazı hocalar vardı fizikçi, fizik felsefesi hocaları... Onlarla çok güzel röportajlar yaptık. Biz gittiğimizde 3.500’dü tirajı. 11 binde falandı ayrıldığımda. İyi bir ekip vardı o zaman.
Hasan Güneş mesela onlardan biriydi. Ondan sonra Ankara'ya geldim. TRT'nin sınavlarını kazandım. Yardımcı prodüktör olarak TRT'ye girdim. Uzun süre yardımcı prodüktör olarak çalıştım. Dramada başladım. Ondan sonra da başka bölümlerde yardımcı prodüktör olarak çalıştım, farklı programlar yaptım. Bunlardan en önemlisi, arşivde var sanıyorum, ‘Yeni Bir Boyut’ diye bir program. Bir de ‘Eğlence Diye Diye’, ‘Müzikle Yeni Adımlar’ diye programları yaptık. 2000’lere kadarki dönem sıkıntılıydı. Hatta 1990 yılı Doğru Yol’un koalisyon döneminde biraz rahatladık. Sonrasında ben yurt dışına gittim. Orta Asya'da görev yaptım.
“ÖMÜR DEDİĞİN” PROGRAMININ ÖZELLİĞİ
Sonra ‘Ömür Dediğin’ diye bir program yaptım. Ömür Dediğin hala devam ediyor 20 küsür senedir. Bu İhtiyarlar Risalesi ile Haşir Risalesinin televizyon formatına dönüşmüş halidir. Yani buradaki hakikat, buradaki mana ve muhteva, bir televizyon programına dönüştürüldüğü takdirde bu neye denk gelir, neye tekabül eder insan olarak diye bir sürü sorular neticesinde buldum. Tesadüfen ortaya çıkmış bir program değildi, çok düşünülmüş bir formattır o. Program çok tuttu. Hatta TRT'nin en çok sevilen programı oldu. Hala da öyle sanıyorum. O programla ilgili çok ödül aldım. Yılın programı seçildi. Başarılı olmasının sebebi de Risale-i Nur'un ilk defa bir televizyon formatına dönüştürülmesinde en uygun format ne olabilir, en uygun üslup nasıl olur orada başladı.

“Ben Bilirim” projesini yaptırmadılar
10 seneye yakın aktif çalıştım bürokrat olarak. 2015’te Özbekistan’daki temsilcinin deport edilmesi üzerine beni tekrar oraya gönderdiler. İki üç sene orada tekrar temsilci olarak görev yaptım. Oradayken yavaş yavaş devlet eliyle bu işlerin olamayacağına kanaat getirdim. TRT Diyanet tecrübesi bana şunu gösterdi ki televizyonculuğu, bu muhtevayı, kafamdaki içeriği resmi bir hüviyet içerisinde yapmanın imkânsız olduğunu gördüm. Çünkü bunu bir tek Ömür Dediğin’de başarabilmiştim. Ama o da çok usturuplu ve üsluplu olduğu için yapabildik. Ama onun ikincisini yapmama izin vermediler mesela. Ömür Dediğin’in arkasından “Ben Bilirim” diye bir proje vardı. Birisi evlat projesi, birisi de anne projesi. “Anne” diye bir proje düşünmüştüm. O zaman hissetmiştim hem kadınların, hem erkeklerin evlilikten kaçacağını. Anneliğin demode olacağını, aşağılanacağını, ev kadınlığının sevilmeyen, arzu edilmeyen, mecburî bir sonuç olduğunu... Yavaş yavaş onun belirtileri gözükmeye başlamıştı. Onun için anne üzerine ve evlat üzerine diye iki proje verdim. Aileye ilişkin bu iki projeyi genel müdürler yaptırmadı. Bu gerçekten geç kalmış bir proje. Kadın ve evlat, her kadın anne midir, anne olan kadın ve anne olmayan kadın, anneliğin bedeli nedir, anne olmamanın bedeli nedir, kazanımları nedir, kayıpları nedir, getirdikleri nedir, anne nedir gibi yüzlerce sorunun cevabını arayacağımız bir iş olacaktı. Fakat TRT’de yapamadım onu maalesef. Cemaatin içinde de yapılabilir aslında bu. Fakat enteresan bir şekilde cemaatin bu meselelere yakınlık derecesi hâlâ istenen düzeyde değil. Kültür meselelerine çok yakın değiliz maalesef. Lafını yapıyoruz ama icrasına gelemiyoruz.
Sorularımın bir tanesi de oydu aslında. 80 dönemi hiç kimsenin hiçbir şey yapmadığı bir dönem. Ben Köprü Dergisi’nin 10 yılını taramıştım. (1980-90 arası) Bu sürede Yeni Asya ne yapmış, Köprü ne yapmış, ilham alalım şeklinde. Enteresandı cidden. Shakespeare incelenmiş 80'li 90'lı yıllarda, çeviri yarışmaları yapılmış, yurt dışında kitap fuarları açılmış, gayet popüler insanlarla röportajlar yapılmış. Bir de o zamanda yapılan Besmelenin Esrarı, Varlıkların Dilinden gibi VHS videoları vardı. İlk defa görsel olarak dindar insanlara bir şey sunan. Hatta sadece dindarlara da değil, herkese. Çünkü tek bir kanal var TRT, başka da bir şey çıkmıyor. Şimdi biraz daha fanusta gibi sterilize edilmiş, toplumdan soyutlanmış gibi gidiyoruz sanki. O zamanlarda o hali görmüşsünüz, içinde çalışmış emek vermişsiniz. Şimdi bu hali de görüyorsunuz. Bu sizin için ileriye dönük bir ümit mi oluşturuyor, yoksa neler hissettiriyor?
Gazete biliyorsunuz İstanbul'da çıktı. Orada büyüdü, gelişti. Gazete, yayın, matbaa işi, dergicilik, kitapçılık... Bunlar biraz Batılı kafanın getirdiği şeyler. Nereye ait bunlar, dergi, mecmua, gazete nereden gelmiş bize? Batıdan. Tiyatro, sinema da Batıdan gelmiş. Şimdi İstanbul'un meseleye hâkim olduğu zamanlarda Yeni Asya ve Nurcular fevkalade işler yaptılar. Özgürlüğün, demokrasinin, hakiki meşveretin ve meşrutiyetin hâkim olduğu, demokratik bir iradenin geçerli olduğu zeminde ve zaman diliminde Nurcular çok geniş işler yaptılar. 3.500'lük tiraj 11.000 olmuştu ben ayrılırken, Allah'a şükür. Biz 23-24 yaşındaydık, Boğaziçi’nde Şerif Mardin beni saygıyla karşıladı. Suad Alkan'la gitmiştik. Ben konuşurken adam not almaya başladı. Çıktığımızda Suad Alkan seni ciddiye aldı, dedi not tuttu. O zaman biz kendimize güveniyorduk, özgüven taşıyorduk, cemaatimize güveniyorduk, fikrimize güveniyorduk, dünya görüşümüze güveniyorduk. Bize de kimse bir şey demedi. Yürüyün dediler, gelişin, konuşun dediler.
REFERANS RİSALE-İ NUR
Gazete demek toplumla iç içe olmanız gereken bir alan. Toplumu okumanız gerekiyor. Toplumun sorunlarına içinden bakarak çözüm üretmeniz gerekiyor. Peki üretirken referansı nereden alıyorsunuz? Risale-i Nur'dan alıyorsunuz. Toplumu okumadığınız takdirde sadece Risale'den okuyarak buradan bir şey üretemezsiniz. Aynı din ilimleriyle fen ilimlerinin birleşmesi gibi. Fen ilimleri zaten tabiatı inceliyor, sosyal bilimler de insanı inceliyor. Toplulukları, cemaatleri, köyü, kenti, gecekonduyu inceliyor. Farklı toplumsal grupları inceliyor. Şimdi bunlara dair çok sağlıklı ve rasyonel keşif ve tespitlerde bulunmanız lazım. Bu ancak ilmi bir kafayla olur. Burada ön yargılı olamazsınız, nesnel olarak anlamaya çalışacaksınız. Nesnel olarak çözdüğünüz zaman doğru reçete, doğru çare, doğru çözüm konusunda çok kolay yer alırsınız. Bu anlamda biz 1970'lerden 80'lerin sonuna kadar iyiydik.
Nurculukla mücadeleyi vazgeçilmez addeden komiteler var
Bir takım komiteler var. Nurculuğu kendisine düşman bilen, Nurculuktan hazzetmeyen, Nurculukla mücadeleyi kendisi için vazgeçilmez addeden komiteler var. Bunlar üniversiteleri kullanıyorlar, siyaseti kullanıyorlar, her yerde açık aleni gruplar var. Örgütlü yapılar var. Bunlar ne yaptılar? Devlette etkin oldukları zaman, devletin meşru organlarını bizim üzerimizde etkisiz hale getirdiler. Tekrar rahatlamıştık biz 70'lerden sonra MC (Milliyetçi Cephe Hükümeti) hükümetinden sonra çok rahatlamıştık. Türkiye de rahatladı. Türkiye'nin ekonomik olarak en ciddi büyümeler kaydettiği dönem de bu dönemdir. %7 büyüdü Türkiye. Bir daha yakalayamadı onu. Bu Türkiye'nin düşüncesinin de geliştirdiği bir dönemdir. Soldan çok iyi adamlar çıkardı. Bizden de çıkardı. Biz de düşünmeye başladık. Sözü edilen, kayda değer insanlar çıktı.
Ama bundan sonra bir şey başladı. Paçamızdan yakalayıp bizi tekrar padişahlık dönemine çekmeye çalıştılar. Tek padişahımız olsun, biz o efendilerimize saygıda kusur etmemeye azami dikkat edelim. O efendilerimiz zaten her türlü emrivakilerini bir şey kararı alarak harekete geçiriyorlar, çok profesyonel ve çok ustalar bu konuda. Şimdi buna rağmen dedim ki “Ben bunu Ankara'da yapacağım.” Çünkü bir emir komuta içerisinde çalışamıyorum. 57 yaşında erken emekli olmamın bir sebebi buydu. Ben bunu devlet eliyle yapamayacağım. Devlet illaki bir yerde karışıyor, karışanı çok. Hele bu son dönemde artık hürriyet, adalet falan, hikaye. Fakat yurtdışındayken arkadaşlarım ayrılmışlar. Baktım o arkadaşlarımızla da bir şey yapamayacağım.
–DEVAM EDECEK–