Yönetmen Osman Gökmen, “Dizilerin senaryosunu yazanlar hepsi belli okullardan yetişiyorlar. Bunlar piyasada hâkimler. Bunların zihniyet olarak dinî meselelere mesafeli insanlar. Bunlardan hayırlı bir şey çıkması çok zor. TRT de bir şeyler yapmaya çalışıyor ama onda da tarih, padişahlar, kılıç, kalkan oraya saplandı kaldı” dedi.
Birinci Bölüm: Maneviyat kalemiyle kendi hikayemizi yazabiliriz
GENÇLERLE ÇALIŞIR MISIN?
Derslere giderken bazı genç arkadaşlar gördüm. Sinema merakları vardı, tabii bunu hizmete yönelik düşünüyorlar. Sonunda adresin Risale-i Nur'a döndüğü bir şeyler yapıyorlar. O gençlerin isteği üzerine buranın bazı hamiyetli insanlarıyla temasa geçtik. O insanlardan bana bir teklif geldi. Dediler ki, sen bu gençlerle ufak tefek şeyler yapar mısın? Ben de dedim ki ben zaten bunu yapmak istiyorum. Onların da gayretleriyle DKT Yapım kuruldu ve devam ediyoruz Allah’ın izniyle.
Bu DKT içerisinde Allah'a şükür küçük hikâyelerle başladık, yine drama şeklinde. Bu yetenekli ve istekli çocuklar maalesef hiçbirisi ne iletişim okumuş, ne halkla ilişkiler, gazetecilik, televizyonculuk okumuşlar. Mühendis kökenliler. Sosyal bölümlerde okuyanlar var. Uçak mühendisliğinden bir çocuk vardı mesela, kameraları o aldı, drone ile çekim yapmayı o öğretti. Ama zeki çocuklar bunlar. Onları kurgu konusunda eğittik. Çekim ölçekleri, kamera ölçekleri, konu seçimi, röportaj nasıl yapılıyor, çekim nasıl yapılır, drone nasıl kullanılır, takip sahneleri nasıl çekilir... Hepsini öğrene öğrene bunlar 2-3 sene içerisinde profesyonel ölçülerde bu işi yapabilecek noktaya geldiler. Güzel işler de yapıyorlar. Malî gücümüzün yetmediği yerde kadro olarak oyunculuk yapıyorlar zira oyuncumuz yok. Kendi kaynaklarımızla sağladık adamlarımızı. Yapay zekâ bizim için şu anda büyük bir umut oldu. Ama gönül isterdi ki gerçek oyuncularla, gerçek mekânlarda, gerçek bir şekilde yapalım. Ama çok pahalı bir iş sinema. Bir dizi 20 milyon liraya mal oluyor, dehşet bir para bu. Şu an için buna hazır değiliz ama ileride inşallah. Bu noktaya getirdik şimdilik. Fena değiliz geldiğimiz nokta itibariyle. Fena değiliz ama bu burada kalmayacak.

SENARİST DE YETİŞTİRECEĞİZ
Geldiğimiz noktada şimdi artık neye ihtiyacımız var, senaryo ihtiyacı söz konusu. Çünkü biz kısa film yapıyoruz. Bunlar da fazla ustalık gerektirmiyor, zaman ayırma gerektirmiyor. Ama bir yarım saatlik dramatik bir film yapacak olsak, buna ciddi bir senaryo gerekir. Çünkü senaryo ayrı bir alan, ayrı bir çalışma, ayrı bir tecrübe istiyor. Dolayısıyla bu türe yatkın adamlarımız yok ekibimiz içerisinde. Bu konuda da bazı denemeler yapıyoruz. İnşallah bize destek olacak insanlara kurs nevinden bazı yardımlarda bulunuyoruz. İnşallah oradan da bir neticeye gideriz. Ama bu kısa zamanda olacak bir iş değil. Senaryo işi biraz zamana mütevakkıftır. Belki bir-iki sene sonra bir iki tane senarist kazanırız diye düşünüyorum. İki buçuk senede bu adamları yetiştirdik, onlar da yetişir inşallah.
Benim sormayı düşündüğüm soruların cevaplarını siz verdiniz. O zaman sizin cevabını vermediklerinize geçeyim. Son zamanlarda sanatın her alanında bariz hissedilen, ama sinemada daha da görünür olan bir şey var. O da sanatın para ve siyaset karşısında yenik düşmesi diye düşünüyorum kendi adıma. Dijital platformların da devreye girmesiyle dizi ya da filmlerin konuları hep aynı. Aşk, entrika, aldatma falan. Bizim bakıp değişik bir konu diyebileceğimiz bir senaryo önümüze düşmüyor. Onun da sebebi muhtemelen dizilerin satılması, bunun bir şekilde paraya dönüşmesi. Ve en fazla izlenen konular da hep o konular olduğu için de hep o konular etrafında diziler dönüyor. Sanatın ve sinemanın bu kadar paraya ve reytinge dönüşmesi sizi endişelendiriyor mu? Yani dizilerin topluma yansımaları, bu Maraş olayında en çok onlar konuşuldu. Olumsuz etkisi konuşulan konulardan biri de dizilerdi. Dizilerde artan şiddetin toplumu yönlendirmesiydi. Siz bu konuda neler düşünüyorsunuz?
Şöyle düşünüyorum. Bir defa bütün televizyon kanallarının artık siyasî otorite tarafından kontrol edilir hale geldiği bir dönemdeyiz. Şu anki siyasî otoritenin muhalefete daha doğrusu farklı bir görüşe tahammülü yok. Şimdi farklı görüş, muhalefet demokratik bir yapının içerisinde anlamlı. Yani demokrasi ne demek? Muhalefetin olduğu bir düzenin adı demek. Demokraside iktidar var tamam, muhalefet de var. Ama otokrasi ya da totaliter rejimlerde öyle bir şey yok. Ya bir adam var ya da bir zümre var. Onların dediği oluyor yani. Babadan oğula geçiyor yönetim.

MUHAFAZAKAR DENİLEN İKTİDAR ZAMANINDAKİ DİZİLER
Bu televizyon kanallarının takip edilmesinin haricinde bir de şöyle bir tehlike var. Paralı olan dijital platformlar var, Netflix gibi. Bunlarda da sanıyorum, dünyadaki global sermayenin, özellikle Yahudi sermayenin egemenliğinde, onların kontrolünde kanallar. Lgbt’cilik çok güçlü burada. Aileye düşmanlar, geleneksel bütün yapılara düşmanlar. Din, cinsiyet, örf, âdet... Toplumsal cinsiyet diye bir şey çıkardılar, cinsiyetini sen belirliyorsun. Yani haşa Allah belirleyemez diyor cinsiyetini, sen belirlersin. Bu aile düşmanlıklarını da netice vermeye başladı. Sonuçlarına baktığımızda nüfus yaşı %1,5'a düşmüş. Evlilikler azalmış, boşanmalar %30 olmuş. Evlenseler bile çocuk sahibi olmuyorlar. Beraber yaşama artık normal, yaygınlaştı. Dolayısıyla bu baktığımızda muhafazakâr denilen iktidar zamanında oluyor. Ve bu iktidar üstelik Türkiye'yi kendi adına muhafaza etme adına aykırı hiçbir sese, aykırı eleştiriye tahammül etmiyor. Ondan sonra bir kılıfını bulup şucu bucu deyip atıyor içeriye. Sonra yat yatabildiğin kadar. Mahkemeye çıkana kadar 5 sene geçiyor. Beraat ediyorsun gerçi ama 5 sene yatmış oluyorsun. Maalesef seçilmişlerin beni seçtin ve ben her şeyi yaparım düşüncesi hâkim. Bu bizim camiamızda da seslendirilmeye başlandı.
Dizilerin sıkıntısı şu. Bu dizilerin senaryosunu yazanlar hepsi belli okullardan yetişiyorlar. Ve bunlar İstanbul piyasasının tüccarları, simsarları bunlar, dizileri yapanlar. Üç dört tane yapım var zaten. Ay Yapım, TMC falan. Bunların çoğu TRT kökenlidir. Ay Yapım benim Ekrem Çatay’ın oğlu Kerem Çatay'ın firması. TMC benim dönem arkadaşım olan bir kadın kurdu, Nilgün Sağyaşar. Bir de AyNA yapım var. Şimdi bunlar piyasada hâkimler. TRT'ye de bunlar üretiyorlar çok tecrübeliler. Ama bunlar dinî, imanî meselelere mesafeli insanlar. Maalesef zihniyetleri öyle. Bunlardan hayır bir şey çıkması çok zor. TRT de bir şeyler yapmaya çalışıyor ama onda da tarih, padişahlar, kılıç, kalkan oraya saplandı kaldı. Biraz Gassal dizisini beğendim ben, fena değil, bir umut olabilir. Ama TRT'nin de yazdırıcı adamı çok sayıda yok. Yedi Güzel Adam yapmıştık, benim zamanımda. Yedi tane güzel adam. Peki sekizincisi var mı? Yok. Yani önemsenmesi gereken nokta şu: Bu dizilere bu adamlar hakim olduğu sürece hep aynısını seyretmeye devam edeceksiniz, çok farklı yapamazlar. Farklı yapmaya çalıştılar. Mesela Kızıl Goncalar. O Kızıl Goncalar bile müsteşrik bir bakışla bakıyor camiaya, tarikatlara filan. Öbür bir tane daha var Kızılcık Şerbeti. Mesela burada anlatılanlar gerçek anlamda toplumda karşılığı olan aileler ya da hikâyeler değil. Yani o dışarıdan bakış, müsteşrik bakışı diyoruz ona biz. O bakış hayatı böyle görüyor. Buradan başka bir şey çıkmaz.

Umudu tek bir adama bağlamaktan vazgeçmeliyiz
Onun için ben ekip oluşturmayı benimsedim. Yani ben kendi kameramanımı yetiştirmeden kendi hikâyemi çekemem dedim. Kendi kurgucumu, kendi bestecimi… Bak müzik de çok önemli. Kendi bestecini yetiştireceksin. Yani bu bir kadro işi. Herkes aynı frekansta buluşacak, frekansımız aynı olacak. Yani sen farklı bir frekanstan girmeyeceksin. Aynı frekanstan gireceğiz, sonra bir armoni olacak, ahenk olacak. Çünkü sinema dediğimiz olay farklı parçalardan oluşuyor. Müzik var, oyunculuk var, dekor var, makyaj var, aksesuar var, kamera var, her şey var yani. Dolayısıyla bütün bunların senkronize edilmesi lazım. Birbirini besleyen, birbirini tamamlayan hale getirilmesi lazım. Dolayısıyla aynı ruh, aynı hassasiyet, aynı bakış, aynı fikirlerle, aynı düşüncelerle olur bu. Farklı şekilde olursan yapamazsın. O yüzden senaristini, romancısını, hikâyesini dini camianın, cemaatlerin, grupların ne derseniz deyin, bunların tekrar hareketlenmesi lazım. Bunlar da şu an hükümete endeksli düşündükleri için toplum dinden soğuyor. Yani bunların sanata, kültüre, fikre dönmesi lazım. Bunların umudu tek bir adama bağlamaktan vazgeçip, umudun kendisi olduğunu tekrar idrak etmesi lazım.
Önünüze zaman zaman senaryolar geliyordur diye düşünüyorum.
Gelmiyor hayır. Keşke gelse ama gelmiyor. Ali Serdar yazıyor. Onun yazdığı senaryoları çekiyoruz. İşte ben yazıyorum. Gençler de bizim yaptığımız bu işlere % 40 katılıyorlar. Ama onların istediği içeriği de biz anlamıyoruz. Öyle bir sıkıntı yaşıyoruz şimdi. Şu anda yazma heveslisi olan benim çevremde yok. Onun için işte bu mevcut yapıya müracaat ettik.

BÜROKRATİK İŞLER SANATLA BAĞIMI KOPARDI
Elinize bir senaryoyu aldığınızda, işte bu çekilecek senaryo dediğiniz veya bir fikrin senaryolaşmaya değer olduğunu ilk nereden anlarsınız?
Filmin nasıl başladığından. Ben size bir senaryo anlatayım. Ben bu senaryoyu yazdığımda 20 yaşındaydım. Adı Çığlık. Bir tane bulldog köpeği çok sevimli, papyon takmış. Pon pon pon geliyor kameraya doğru. Gözleri fıldır fıldır. Sevecek gibi oluyorsunuz. Ağzını açıyor, dişlerinin arasından kan damlamaya başlıyor, çenesinden falan. Ağzında bir çocuk, cenin ısırmış. Bu filmi seyredersin. Bu filmi yazmıştım. Ondan sonra da hocam Turgut Özakman şok olmuştu. Sonra bu bürokratik işler benim sanatla bağımı kopardı. Bürokrasi çok pis bir iş. İnsanın farklı bir tarafı öne çıkıyor. O tarafınız güçlenince sanatsal duyarlılığınız körleşiyor. Hikâye şu: Bir tane genç, idealist, sağcı, muhafazakâr, dindar, başarılı, akıllı, kırsaldan gelmiş, Ankara'da yurtlarda, dershanede falan kalıyor. Ankara'nın çok aristokrat, aynı üniversitede okuyan bir kıza âşık oluyor. Kız da buna âşık oluyor. Kız çok nezih bir ailenin kızı. Açık bir kız. Genç hırslı ama çok muhafazakâr ve aynı zamanda çok geleneklerine bağlı bir çocuk. Ondan sonra bu genç uğraşıyor, bu kızı kafaya koyuyor, evlenmek için. Kızın annesi karşı çıkıyor ama genç ısrar ediyor. Annenin de gözünü boyuyor ve kızı alıyor. Kız da genci seviyor. Çünkü genç okulda da performans olarak çok iyi. Onlar evleniyorlar. Genç hep yükselmek istiyor. Sonra asistanlığı kazanıyor. Başka bir asistan daha var. İkisinden birinin yurt dışına gönderilmesi söz konusu. İkisi de müracaat ediyor. Bu sırada evleniyor genç, mutluluğunu yaşıyor. Karısını çalıştırmıyor. Karısı mezun olduğu halde çalışmıyor. Çünkü kocasını çok seviyor ve evinin kadını oluyor. Ondan sonra kadının sosyal çevresini de azaltıyor. Biraz müdahale ediyor falan. Kadın ama fıtratı gereği çocuk istiyor belli bir zaman sonra.

Bu genç de bu süre zarfında hep kariyerine odaklanmış. Kariyer kariyer diye geberiyor. Sonra yurt dışına gönderilme konusunda muvaffak oluyor. Ondan sonra müracaatını değerlendirmeye alıyorlar. Master için gidecek İngiltere'ye. Öbür genç de müracaat ediyor ve bekleme dönemi. O sırada kadın sıkılıyor. Zaman zaman da çocuk mevzusu olsa da, genç bu konuyu hep kapatma yoluna gidiyor. Yani bu konuyu hiç müzakere etmiyor eşiyle. Eşi bunu sadece kendi arkadaş gruplarının arasında paylaşıyor. Ben bu filmin senaryosunu yazdığımda Türkiye'de kürtaj tartışılıyordu. Kürtaj yasağı olsun mu olmasın mı tartışması vardı. Bir gün kadın annesiyle konuşurken annesine diyor ki ben çocuk istiyorum. Annesi de diyor ki erkekler sürprizi sever, siz çocuk yapın diyor. Neyse, kadın hamileliğini söylemiyor eşine. Sürpriz yapıp söylemeyi düşünüyor. Bu sırada vitrinlerde çocuk kıyafetleri bakmaya başlıyor. Bir gün akşam, yurt dışına siz gidiyorsunuz haberi geliyor gence. Genç büyük bir mutlulukla çantasını, valizini, her şeyini toplayıp odasından ayrılıyor. Kadın da çarşıdan eve geliyor. İkisi de birbirine benim sana bir sürprizim var diyor. İkisi de sürprizini söylüyor. Film bundan sonra başlıyor. Bakalım kadın ne yapacak, erkek ne yapacak? Film nasıl başlamıştı? Bulldog köpeği ile. Bulldog köpeğinin ağzındaydı cenin. Dolayısıyla başını iyi bulan adam, sonunu da devam ettirmiştir, sonunu da iyi getirmiştir,diye düşünüyorum. Filmi ilk sahneden görmek mümkün. İyi bir başlangıçta sonu da iyi gelmiştir filmin. İlk sahnesini görünce nasıl olacağını anlarsın, bu adamdan bir şey çıkar mı, çıkmaz mı?
BİZİM DE HIKÂYELERİMİZİN OLMASI LAZIM
Son olarak genç senaryoculara ve Bizim Aile dergisi okuyucularına söylemek istediğiniz tavsiyeleriniz var mı?
Yazarlığın iki tane veçhesi var. Birisi çocuk safiyetini muhafaza etmesi, diğeri de iyi okumaktır, güzel ve doğru eser okumaktır. Çocuk safiyetini muhafaza etmek ve iç ve dış gözlem çok önemli. Yani hayatı okuma konusunda yazarların çok temiz bir aile olarak kalmayı sağlamaları lazım. O hassasiyet, o dikkat hiç gözden kaçmaması lazım. Çocuk safiyeti hikâye yazarlığı için, şiir için, roman için, güzel bir deneme için de çok önemli bir durma noktasıdır, bulunma noktasıdır. Birincisi bu. İkincisi de senaryo yazarları için çok temel, klasik filmleri, klasik eserleri çok iyi seyretmek, izlemek lazım. Çok iyi analiz etmeli, analitik bir gözle bakmak lazım. Doğru yazarları, doğru hikâyeleri, doğru romancıları okumak lazım. Bir tanesini söylediniz, İskender Pala. Sanıyorum Fatma Karabıyık Barbarosoğlu iyi bir yazardı. Ben onun eski yazılarını çok beğenirdim.

Sonra okuduğumu söyleyemem ama eskiden iyi bir yazar olduğunu biliyorum. Yine benim beğendiğim yazarlardan bir tanesi Nazan Bekiroğlu’dur. Ama ben uzun zamandır hikâye veya roman okumuyorum, bunu da ayrıca belirteyim. Okuduğum eski yazarlar Sabahattin Ali, Halit Refik, Refik Halit Karay Memleket Hikâyeleri, Reşat Nuri, Kemal Tahir, Nihal Atsız, Rasim Özdenören okudum. Eski adamları çok okudum. Bu hikâye ve romanda duruş, manevî beslenme, sürekli bir yedekli olma hali olmak lazım. Çünkü bu edebiyatta çok uğraşanlar çok tesir altında kalırlar menfi manada da. Dolayısıyla temizlenmesi lazım. Geri beslenmenin çok sağlam olması lazım, bu safiyetin korunması adına. Dolayısıyla bir ayağı bu dairede, bir ayağı öbür dairede olmalı ve çembere tamamlamaları lazım. Saf bilgilenme yetmez. Manevi yenilenmenin, beslenmenin, temizlenmenin göz önünde bulundurulması lazım. Bunu önemsiyorum.
Bizim de hikâyelerimizin olması lazım ve içtimai olarak bu hikâyelerin parlatılması lazım. Gösterişli, albenili, cazip olması, hayranlık uyandırması lazım. Bunun için de edebiyat en güzel yol. Roman, hikâye, şiir bu çok önemli. Kendi kahramanlarımızı inşa etmemiz lazım. Hayatı kurgulayacağız, yeniden kendi aynamızda tanımlayacağız. Ama bu gerçekten çok uzak olmayacak, gerçeğe yakın olması lazım ki insanlar bu ne kadar hayal mahsulü demesinler.
—SON—
RÖPORTAJ: HAVVA KÜÇÜK KONUR
(Bizim Aile dergisi, Temmuz 2026 sayısından alınmıştır.)