HZ. Ömer Husumeti
HZ. Ali Sevgisi Şeklinde Geldi
Şia-i Hilafet, yani hilafetin Ehl-i Beytte devam etmesi gerektiği görüşünde olan Şia, siyasî garazlardan ve tecavüzlerden kurtulamıyorlar. Hatta, Hz. Ali sevgisi için değil, Hz. Ömer’e buğz için Ehl-i Beyti haklı buluyorlar.
Amr bin As’ın Hazreti Ali’ye karşı duruşu, Ömer ibni Sa’d’ın Hazreti Hüseyin’e karşı şiddetli harbi, İran milletinin Hazreti Ömer’in eliyle yara alması, Ömer ismine karşı şiddetli bir adavet meydana getirdi, intikamlarını Ali sevgisi suretinde gösterdiler.
Oysa İran milleti Âl-i Beytten değildir. Hazret-i Ömer fethettiğinde İran zerdüşt dinine mensuptu. O günkü devletin adı Sasanî devletiydi. Sasanî devleti 3. yüzyılda kurulmuş bir Pers İmparatorluğu idi. Dört yüzyıl boyunca Orta doğunun yarısını yönetmişti.
Zerdüştlük 3500 yıl önce İran’da (Zoroaster) Zerdüşt tarafından kurulmuş dünyanın en eski dinidir. Tek tanrılı vahiy dinidir. Ahura Mazda’yı yüce Rabb kabul ederler. Zerdüşt bu dinin peygamberidir.
Şia’nın Davası Hak mıdır?
Şia’nın Ehl-i Sünnete karşı tenkit hakları yoktur. Çünkü Ehl-i Sünnet Hazret-i Ali’yi pek ciddi severler. Fakat Ehl-i Sünnet hadisçe tehlikeli sayılan muhabbetin ifratından çekiniyorlar. Peygamber Efendimiz (asm) Hazret-i Ali’yi ve Ehl-i Beyti sevmemizi istemiştir. Bu istikametli sevgiyi Ehl-i Sünnet gösteriyor.
Oysa, Şia’da ifrat-ı muhabbet vardır. İfrat-ı muhabbet, hadiste tehlikelidir. Hazret-i İsa için Hıristiyanların ifrat-ı muhabbetleri nasıl tehlikeli idiyse, Hazret-i Ali için de tehlikelidir.1
“Hazret-i Ali’nin fevkalade kemalatı kabul edildikten sonra, Hazret-i Ebu Bekir’i, Hazret-i Ömer’i ve Hazret-i Osman’ı ona tercih etmek mümkün müdür?” denirse, şöyle denebilir:
Hazreti Ebu Bekir’in, Hazreti Ömer’in ve Hazreti Osman‘ın ayrı ayrı kemalatı bir kefeye konulsa, Hazreti Ali’nin kemalatı bir kefeye konulsa, her üç durumda da önceki üç halifenin kefesi ayrı ayrı ağır gelir. Bunu ehl-i kemâlât takdir etmişler.
Hazreti Ali’nin Dengeleri
Öte yandan, peygamberliğin velayete karşı derecesi çok yüksektir. Peygamberliğin bir dirhem kadar cilvesi, velayetin bir kilo cilvesine tercih edilebilir. Bediüzzaman der ki, bu noktadan, Hazreti Ebu Bekir’in, Hazreti Ömer’in ve Hazreti Osman’ın hisseleri taraf-ı İlahîden fazla verildiğine hilafetleri zamanındaki muvaffakiyetleri şahittir. Hazreti Ali’nin şahsî kemalatı onların kemalatını hükümden düşürmediği için, Hazreti Ali onların her üçüne de şeyhülislam olmuş ve onlara hürmet etmiştir.
Bu noktada Bediüzzaman der ki:
“Acaba Hazreti Ali’yi (ra) seven ve hürmet eden ehl-i hak ve sünnet, Hazreti Ali’nin (ra) sevdiği ve ciddî hürmet ettiği Şeyheyni [Hazreti Ebu Bekir’i, Hazreti Ömer’i ve Hazreti Osman’ı] nasıl sevmesin ve hürmet etmesin?”
Bediüzzaman bu meseleyi bir misal üzerinden şöyle açıklıyor: Çok zengin bir zatın, bir evlâdına yirmi kilogram altın ile dört kilogram gümüş; diğerine beş kilogram altın ile beş kilogram gümüş; ötekisine ise beş kilogram altın ile üç kilogram gümüş veriliyor. Bu durumda son iki kardeş az alıyor gibi gözükse de, gerçekte birinci kardeşten çok alıyorlar.
Bu misalden de anlaşılıyor ki, önceki üç halifenin derecesindeki az bir fazlalık, şahsî kemâlâtın çoğuna galip gelir.
Yoksa, “Hazreti Ali’nin zatına temessül eden “şahs-ı manevî-i Âl-i Beyt ve o şahsiyet-i maneviyede veraset-i mutlaka cihetiyle tecellî eden hakikat-i Muhammediye (a.s.m.) noktasında muvazene edilmez.”2 Bu noktada Hazreti Ali (ra) elbette büyüktür.
Dipnotlar:
1- Buharî, Tarihü’l-Kebîr, 2:1:257; Ahmed ibni Hanbel, Fedâilü’s-Sahâbe, no: 1087, 1221, 1222; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 9:133; İbnü’l-Cevzî, el-İleli’l-Mütenâhiye, 1:223
2- Lem’alar, s. 42.