Ebü’l Hasan Eş’arî, 873 yılında Basra’da doğru, 935 yılında Bağdat’ta vefat etti.
İslâm’ın iki itikadî mezhebinden birisi olan Eş’arîlik mezhebinin kurucusudur. Şâfiîlik, Mâlikîlik, Hanbelîlik mezhebine bağlı olanların itikatta imamıdır.
Yemenli sahabe Ebû Mûsâ el-Eş’arî’nin soyundan geldiği için Eş’ari nisbesiyle anılmıştır. Küçük yaşta babasını kaybetti ve Yahyâ bin Zekeriyyâ es-Sâcî’den ders aldı. Babası ölünce, annesinin Mutezile mezhebinin önde gelen âlimlerinden Ebû Hâşim el-Cübbâî ile evlenmesi üzerine, otuz yıl boyunca Ebû Hâşim’in yanında kaldı. Gençliğinde Mutezile’nin fikirlerini benimsediyse de, daha sonra Mutezile mezhebinin yanlışlarını gördü ve ehl-sünnet yoluna girdi.
Fahreddin Razî, Gazalî, İmam Beydavî, İmam Suyutî, İmam Müslim, İmam Taberî, yakın dönemden Bediüzzaman gibi tanınmış İslâm alimlerinin birçoğu Eş’ârîlik mezhebini benimsemiştir. Onun mezhebinin temel öğretisi Allah’a her şeyin caiz olması ve Allah’ın fiillerinin hiçbir şeyde “sınırlandırılmamasıdır”.
Ehl-i Sünnet’e Girmesi
Rivayet edilir ki bir Ramazan ayında Resulullah Efendimiz’i (asm) birkaç defa rüyasında gördü. Onun (asm) kendisinin sünnetindeki esaslara bağlı kalmasını istedi.
Eş’arî de o andan itibaren Ehl-i Sünnet yoluna girdi ve bunu açıkladı.
Ayrıca Eş‘arî’nin, Allah’ı zorunluluk altına sokan Mu‘tezile görüşünün yanlışlığını fark etti. Hocası Cübbâî ile tartıştı. Tatmin edici cevaplar alamayınca Mu‘tezile’den ayrıldı. Miladî 935-36 yılında Bağdat’ta vefat ettiği mescidin yakınındaki türbeye defnedildiği kabul edilir.
Basra’da dedesinden intikal eden bir arazinin geliriyle geçinen Eş‘arî oldukça zâhidâne bir hayat yaşadı. Kıvrak bir zekâya sahipti. Diyalektiği çok iyi kullandığı için yaptığı münazaralarda genellikle üstün gelirdi.
Hadis rivayetinden başka tefsir, fıkıh, usûl-i fıkıh, cedel gibi ilimlerle de ilgilendi. Asıl şöhretini ise kelâm ve itikadî mezhepler sahasında yaptığı çalışmalarla kazandı. Görüşleri, Hindistan’dan Endülüs’e kadar muhtelif milliyetlere mensup Müslümanlarca benimsendi.
Meyildeki Tasarruf Kime Aittir?
Bediüzzaman Hazretleri emr-i itibariyeyi tartışırken Maturidî ve Eş’arî’nin fikirlerine yer verir. Malum “emr-i itibariye” gerçekte var olmadığı halde var sayılan emirlerdir. Mesela insanın fiilleri bu cinstendir. Yaratan Cenab-ı Hak olmasına rağmen, fiiller insandan çıkıyor ve insan “benim fiillerim” diyor. Mesela şu an oturuyor musun, ayakta mısın? Her ikisini de yaratan Allah’tır. Fakat oturma iradesi de, ayakta durma iradesi de sana ait. Sen her ikisini de yapabilecek güçtesin. Ama içinde bir oturma meyli uyandı ve oturdun.
İşte bu “meyli” tartışmışlar mezhepler. Bu meyil kime aittir? Sana mı, Allah’a mı?
Tamam, oturma fiili veya ayakta durma fiili Allah’a aittir. Çünkü sen bu fiilleri yaratamazsın! Peki bu fiillerin öncesindeki meyil kime aittir?
Eğer “bana ait” dersen, bu meylin “yaratılmamış” olması lazım! Çünkü sen bir şey yaratamazsın! Ama içinde “meyil” var. Öyleyse bu meyli kim yarattı ve oraya koydu?
İşte Maturidî burada diyor ki: Bu meyil yaratılmış bir şey değildir. Bu bir emr-i itibariyedir, yani aslında var olmayan ama var sayılan bir şeydir. Dolayısıyla yaratmaya gerek yoktur. Çünkü var değildir. Var sayılmıştır.1
Eş’âriye diyor ki: Bu meyil vardır ve yaratılmıştır. Fakat meyildeki “tasarruf” yaratılmış bir şey değildir. Dolayısıyla sana ait olan tasarruftur. Meyil değildir. Bediüzzaman ise ister “meyil” densin, ister “tasarruf” densin, her ikisinin de haricî vücudu yoktur der. Yani her ikisini de kula vererek iki mezhebi barıştırıyor.
Dipnot:
1 Sözler, s. 529; İşârâtü’l-İ’caz, s. 94.