29 Ekim, Türkiye’de Cumhuriyet Bayramı olarak kutlanıyor. Cumhuriyetin ilanı, tarihimizin önemli dönüm noktalarından biridir.
Ancak cumhuriyeti yalnızca krallığın veya padişahlığın bulunmadığı bir yönetim şekli olarak anlamak yeterli midir? Asıl mesele, iktidarın kime ait olduğu kadar nasıl kullanıldığı ve hangi hukukî sınırlar içinde tutulduğudur.
Fransız düşünürü Jean-Jacques Rousseau, Toplum Sözleşmesi eserinde halkın iradesini ve ortak menfaati esas alır. Montesquieu ise hürriyetin korunması için devlet kuvvetlerinin birbirini dengelemesi gerektiğini savunur. Fransız Devrimi’nde krallığın yıkılmasına rağmen Jakobenler döneminde yoğun baskıların ve idamların yaşanması, cumhuriyet adının tek başına hürriyeti garanti etmediğini göstermiştir. Çoğunluğun desteği, hiçbir iktidara hukukun üstünde olma hakkı vermez.
Rousseau’nun halk iradesine verdiği önem ile Montesquieu’nün kuvvetler dengesi düşüncesi, farklı yönlerden aynı soruya işaret eder: Yönetim, milletin iradesini temsil ederken keyfîliğe nasıl engel olacaktır? Bunun cevabı yalnız seçim sandığında değil, seçimden sonra da hukukla bağlı kalmakta, hesap verebilmekte ve farklı fikirlerin serbestçe dile getirilebilmesindedir.
Cumhuriyetin Ölçüsü: Adalet ve Meşveret
Bediüzzaman Said Nursî, cumhuriyeti tarif ederken şu ölçüyü ortaya koyar: “Cumhuriyet ki, adalet ve meşveret ve kanunda inhisar-ı kuvvetten ibarettir.” Bu tarif, cumhuriyeti yalnızca bir isim olmaktan çıkarıp adalet, meşveret ve kanun hâkimiyeti esaslarına bağlar. Kuvvetin şahıslarda değil, kanunda olması gerektiğini vurgular. Kanunların da hak ve hukuka uygun olması gerektiğini ifade eder.
Bediüzzaman’ın dört halife dönemini cumhuriyet anlayışıyla irtibatlandırması da bu açıdan önemlidir. Halifeliğin babadan oğula geçen bir saltanat şeklinde olmaması; seçim ve biatın, meşveretin ve adaletin öne çıkması bu değerlendirmenin temelini oluşturur. Elbette o dönemin yönetimi modern cumhuriyet kurumlarıyla aynı değildir. Burada esas olan, yönetimin dayandığı prensiplerdir.
Bediüzzaman, meşru ve samimî muhalefeti de adaletin korunmasında önemli bir unsur sayar. Tarihçe-i Hayat’ta muhalefetin “muvâzene-i adalet” hususuna dikkat çeker. İktidarın denetlenmesi, yanlışlarının gösterilmesi ve kuvvetin tek elde toplanmasının önlenmesi, hür bir toplumun vazgeçilmez şartlarındandır.
İsimden Hakikate
Türkiye’de 1923’te cumhuriyet ilan edildi; ancak çok partili demokratik hayatın yerleşmesi zaman aldı. Tek parti döneminde muhalefet ve basın ciddi kısıtlamalarla karşılaştı. Oysa 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanıyla meclis yeniden açıldı, siyasî partiler faaliyet gösterdi ve basın sansürü kaldırıldı. Bu açılım kesintisiz sürmedi; sonraki yıllarda siyasî istikrarsızlıklar ve baskılar yaşandı. Yine de Meşrutiyet tecrübesi, padişahlık döneminde de meclis, siyasî rekabet ve basın hürriyeti taleplerinin ortaya çıktığını gösterir. Cumhuriyet döneminde 1950’de iktidarın seçimle el değiştirmesi ise demokratik gelişim bakımından önemli bir dönüm noktası oldu. Gerçek cumhuriyetin ilk adımları atılmış oldu.
Bugün de mesele yalnızca Cumhuriyet Bayramı’nı kutlamak değildir. Yasama, yürütme ve yargı arasındaki denge, basın hürriyeti, şeffaflık, hukukun üstünlüğü ve muhalefetin serbestçe faaliyet gösterebilmesi, cumhuriyetin niteliğini belirleyen ölçülerdir.
Cumhuriyet, demokrasi, adalet ve hürriyetle geliştirilmesi gereken bir yönetim anlayışıdır. Halk iradesinin hâkimiyeti ve hürriyet, insanlığın uzun tecrübelerle öğrendiği temel değerlerdir. Bunların ihmal edilmesi, toplumları büyük felâketlere sürükleyebilir. Önemli olan, cumhuriyetin yalnız adını yaşatmak değil, hakikatini hayata geçirmektir.