Arada bir, bazı felsefecilerin iddiaları üzerinde durmak istiyorum.
Bunlardan birisi, “Kur’ân’ı bir lamba olarak görürdüm; nereye tutarsam aydınlatır sanıyordum. İlk başta biraz aydınlatır gibi oldu fakat sonrasında, nereye tuttuysam orası karardı. Ömrüm, inanmış bir adam olarak geçti. Eskiden inandıklarıma artık inanamıyorum” diyor.
Bu gibileri görünce aşağıdaki ayetler aklıma geliyor.
“Kendisine ayetlerimizi(delillerimizi) verdiğimiz hâlde, onlardan sıyrılıp da şeytanın kendisini peşine taktığı, bu yüzden de azgınlardan olan kimsenin haberini onlara anlat.”
“Hevasını ilâh edinen ve Allah'ın bir ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği ve gözü üstüne bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah'tan sonra ona kim hidayet verecektir? Yine de düşünmezmisiniz?”
Elbette durup dururken Allah bir insanı ilim üzerine saptırmaz. Bu bir dalâlet yürüyüşünün, bir kibrin, bir zulmün veya büyük günahların sonucudur.
Bu kibir bazen ilmî bir kibirde olabilir, Karun’da olduğu gibi. Bunun başlıca sebebi insanın kendisini, hakikatin yerine koyması ve sürecin sonunda kibir putuna dönüşmesinde yatıyor.
Bundan dolayı bu gibiler, o kibirle “Kur’ân’ı … nereye tuttuysam orası karardı.” diyebiliyor. Halbuki, hariçte kararan birşey yok, kararan kendi iç dünyası. Çünkü, ya gözünü kapattığı için güneşi görmüyor, ya da aydınlatması için tuttuğu tarafta, nefsi araya girdiği için hakikat gizleniyor.
Burada delillerin çok olması fayda vermiyor. Binlerce delil olsa bile, bu deliller kendi oluşturduğu karanlıkta makes bulmuyor. Adeta sıfır çarpanla, bütün sayılar sıfırlandığı gibi binlerce delilde, kendi oluşturduğu karanlık aynasında sıfırlanıyor.
Dahası, her sahanın delilleri ve ispat metodları farklıdır. Bunlar, çoğu zaman bunu da karıştırarak, inkar kastıyla, fennin metodları ile inancı test etmeye çalıştıkları için neticeye ulaşamıyorlar.
Halbuki imanın, Allah'ı bilmenin delilleri farklıdır. "[...] bazı bürhanlar suya benziyor; bir kısmı da havaya benziyor, bir kısmı da ziya gibidir. Binaenaleyh, bu gibi bürhanları gayet latif ve dikkatli ince bir fikirle arayıp tutmalıdır ki, dökülmesin, sönmesin, uçmasın.” (Mesnevî-i Nuriye, s. 76)
“[Su gibi olanlar] görünür, hissedilir, lakin parmaklarla tutulmaz. […] Tenkit parmaklarıyla tecessüs edilmez...
[Hava gibi olanlar] hissedilir, fakat ne görünür ne de tutulur. Ona karşı sen, yüzün, ağzın, ruhunla o rahmet nesîmine karşı teveccüh et, kendini mukabil tut. Tenkit elini uzatma, tutamazsın[...]
[Nur gibi olanlar,] görünür, fakat ne hissedilir ne de tutulur. Öyleyse sen kalbinin gözüyle, ruhunun nazarıyla kendini ona mukabil tut ve gözünü ona tevcih et, bekle. Belki kendi kendine gelir[...]” (Lem’alar, s. 224.)
İmanî meselelere, inkârla, inatla, eleştiri maksadıyla yaklaştığında, ondaki hakikatleri görme ihtimalin azalır. Çünkü peşinen inkâr etme niyeti, hakikati kendinden uzaklaştırır.
Hem de, bir şeyin varlığını bilmek ayrıdır, onun mahiyetini bilmek ayrı meseledir. Çoklarına “Uçak nasıl çalışıyor desen?” onun nasıl çalıştığını izah edemez. Fakat bu, onun uçağın varlığını inkar ettiği anlamına gelmez. Yani, uçağın varlığının delilleri ayrıdır, onun nasıl çalıştığının delilleri farklıdır.
Bu gibi felsefeciler, bazı gaybî imanî meselelerinin varlığına iman edilmesi ile birlikte onun mahiyetinin izah edilememesini, onun olmadığına delil olarak göstermektedir.
Daha bunun gibi birçok hususu yeterince anlayamadıkları için hem kendileri, hem de kendileri ile birlikte nicelerinin savrulup gitmesine sebep olmaktadırlar.