Bediüzzaman’ın farklı zamanlarda kaleme aldığı lâhika mektupları, sadece dinî birer tavsiye mektupları değil, aynı zamanda cemiyetin ahlâkî ve manevî rehberidir.
Bu mektupların ortak gayesini teşkil eden “tesânüd, uhuvvet ve ihlâs” kelimeleri, sadece ahlâkî bir seciye değil, cemiyetin geçirdiği sarsıntılar ve hâricî saldırılar karşısında metâneti sağlayan “en büyük kuvvet” olarak kabul edilir. Günümüzün şahıs merkezli dünyasında bu düsturlar, cemiyet ve cemaat içi huzurun ve sürdürülebilir hizmetlerin yegâne anahtarıdır.
Bediüzzaman’a göre tesânüd, bir cemaatin kenetlenmiş kuvvet mekanizmasıdır. Hâriçten gelecek baskı ve saldırıların muvaffakiyeti, dahildeki zayıf rabıtaların işletilmesine bağlıdır.
Bu vaziyette temel düstur şöyle olmalıdır: Küçük ve şahsî bir hak iddiası veya kırgınlık, büyük bir ortak davanın selametine feda edilmelidir. Tesânüdün bozulması, şahsî hak kaybından çok daha ağır neticeler verir.
İnsan fıtratındaki nefsî hevesat, bazen bir kardeşinin küçük bir hatasını, onun dağ gibi iyiliklerini örtecek şekilde büyütebilir.
Hâlbuki İlâhî adâlet, bir kulun hükmünü verirken iyilik ve kötülük muvazenesine bakar. Mü’min de bu ölçüyle hareket etmeli; bir hata nedeniyle kardeşinin on hasenesini yok saymamalıdır. Ayrıca şefkatle ıslâh yolu seçilmelidir. Kötülüğe karşı takınılması gereken tavır düşmanlık değil, o kişinin o hatadan kurtulması için “şefkat” ve “lütuf” ile yaklaşmaktır.
Risale-i Nur hizmetinin merkezinde “şahsiyetini kardeşleri içinde eritmek” prensibi vardır. Bu yaklaşım, günümüzde grup âidiyetinin çok ötesinde manevî bir “biz” yani Kevser-i Kur’âniye havuzu olan şahs-ı manevî olma hâlidir.
Bu hizmet rekabetin reddini iktiza eder. Uhuvvet yolunda makam yarışı olmaz. Kardeş kardeşe mürşid veya peder değil, muavenet eder ve zâhir olur. Mürşid vaziyeti takınmak bu yolda geçersizdir.
Ene değil, nahnü ruhu ile enenin terki lâzımdır. Çünkü “Etrafına toplandığımız hizmet-i Kur’âniye, ene’yi kabul etmiyor, nahnü istiyor.”1 Bu asırda imansızlık ve ahlâkî erozyonun en güçlü silâhı “ene” yani benlik duygusudur. Bu saldırıyı ancak enesini ortak havuzda eritebilen, “biz” diyen bir şahs-ı manevî göğüsleyebilir.
Risale-i Nur’da fikir ayrılıklarının bir çatışmaya dönüşmemesi için gösterilen yöntem “meşveret-i Şer’iye,” yani ortak akıl yöntemidir.
Meşrep farklılıkları olabilir. İnsan fıtratının ve mizaçlarının çeşitliliği bir engel değil, bir zenginlik olarak kabul edilebilir. “Herkes bir meşrepte olmaz. Müsamahayla birbirine bakmak şimdi elzemdir.”2 tespiti meşrep noktasında önemli bir düsturdur. Onun için “meşveret-i Şer’iyeyle reylerinizi teşettütten muhafaza ediniz.”3 prensibi meşrep farklılıklarını ortadan kaldırmalıdır.
Müdavele-i efkâr önemli bir meşveret-i şer’iye düsturudur. Tartışma veya münakaşa yerine, fikirlerin kavgasız, gürültüsüz, velveleye vermeden ve itidalli bir şekilde paylaşıldığı “mizansız ve nizasız müdavele-i efkâr” tatbik edilmelidir.
Haricî bir düşman geldiğinde dahili kavgayı bitirmek, sadece bir tercih değil, sadâkat ve hıyanet arasındaki çok ince bir çizgidir.
Çözüm olarak;
*Bir kusur görüldüğünde; kusuru görmemek, affetmek ve öncelikle kendi kusuruna hasr-ı nazar etmektir.
*Fikir ayrılıklarında; meşveret etmek, şahsî fikir ve doğrularında inat etmemektir.
*Nefis itiraza zorladığında; “Hayatımı bu tesânüde feda etmeye mükellefim” diyerek nefsi susturmaktır.
*Küslük anında; Üç günden fazla uzatmamak ve vakit kaybetmeden helalleşmektir.
*Hizmetin devamında; “Vazifemizi yapıp, netice ve takdir gibi İlâhî vazifeye karışmamaktır.”
Dipnotlar:
1- Mektubat, s. 502.
2- Kastamonu Lâhikası, s. 243.
3- Age., s. 245.