1. Bunlar, delile dayanıyorsa, sahih ise, kabul.
2. Âyet veya hadiste murad edilen mânâ haktır. Bu ikisinde ittifak etmek gerektir.
3. Fakat bu nakil ile aktarılmak istenen yoruma katılmıyorum. Bu konuda farklı düşünüyorum.
İlk iki hususta itiraz yoksa, âyet veya hadis inkâr edilmiyor ve kastedilen murad kabul ediliyorsa, “Ben başka bir mânâ çıkarıyorum.” demek, kişiyi küfre sokmaz. Zaten müctehidlerin, müfessirlerin farklı yorum ve izahları bunu göstermektedir.
Siyasal İslâmcılar Erbakan önderliğinde siyasete atıldıklarında ağızlarından düşürmedikleri âyet şuydu: “Kimler Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezlerse, onlar kâfirlerin, zalimlerin, fâsıkların ta kendileridir.”
Maide 44’ü muhâliflerine silah olarak kullananlara, Nur talebelerinin tavrı ne olmuştu:
Âyet haktır. Murâd-ı ilâhî kabulümüzdür. Fakat murâd-ı ilâhî yorumladığınız gibi değildir. Bediüzzaman Hazretleri “Kim hükmetmezse” ifadesinin “kim tasdik etmezse” mânâsında kullanıldığını söylüyor…
***
“Kalbinden imânî bir konuda şüphe geçiren kişinin imanı gider.” düşüncesinin delili olarak Lem’alardaki “Bir şüphe vücud-u İlahiyeye dair kalbe gelse kat'i bir delil gibi ona yapışmaya meyleder, büyük bir helâket kapısı ona açılır...” cümlesinin gösterilmesine tavrımız da aynıdır. Mezkür naklin muradı neyse kabulümüzdür lâkin mânâ başka olmak gerektir.
Burada, kalbî şüphelerin tehlikesi, helâkete kapı açtığı, ifade edilmektedir. Buradan, kalbî şüphenin kesin olarak küfrü netice verdiği hükmü çıkarılamaz.
Kastamonu Lâhikası’nda:“Kalbin ve hayalin âyinelerinde rızasız, ihtiyarsız gelen pis ve çirkin ve küfrî hâtıralar zarar vermezler. Çünkü ilm-i usulde tasavvur-u küfür, küfür değil; ve tahayyül-ü şetm, şetm olmaz. Hasene ise, nuranî olduğundan, tasavvur ve tahayyülü dahi hasenedir.” denmekte.
Fıkıhta “Zâil edici bir delil ortaya çıkıncaya kadar sabit olana tutunmak” şeklinde tanımlanan istishâbü’l-hâl, “Berâet-i zimmet asıldır.” kaziyesi ile masumiyet karînesi şeklinde hukuka yerleşmiştir.
Üstadımız Muhakemat’ta, “Ukûl-ü selime yanında muhakkaktır ki: Hilkatte hayır asıl, şer ise tebeîdir. Hayır küllî, şer cüz'îdir.” der. Bir şeyin helâl veya haramlığında da aslolan “helâl”dir; tâ nehyedilene kadar. İçki bile nehyedilene dek helâldi. Çocuklar İslâm fıtratı üzere doğuyor; velev ana baba müşrik dahi olsa.
Ve şeriat zâhire göre hükmeder. O halde kişinin kalbine girmek, içinden geçen vesveselerin, şüphelerin kişiyi küfre soktuğunu söylemek ukûl-ü selîmeye münâfîdir.
“… Hem ehl-i imanın desâis-i şeytâniyeye kapılmaları, imansızlıktan ve imanın zaîfliğinden olmadığını, … anladım.” (13. Lema) diyen Üstadımızın, “küfür” mevzuuna bakışı şöyledir:
“[İzâfe edilen küfür] Sıfatın[ın] delâletinde şek var, imanın vücudunda da yakîn [kesin bilgi] var. Şek ise yakînin hükmünü izâle etmez. Tekfire çabuk cür’et edenler düşünsünler!” (ESDE, s. 340.)
Demek ki "Şek ile yakîn zâil olmaz hükmü, ‘ibadet, muâmelât ve cezâ hukuku’ gibi hususlarda geçerlidir, kalpteki şüpheyle ilgili değildir.” düşüncesi, hakikate, satırlara uygun düşmüyor.
Değerli ağabeyime son mesaj olarak şunu göndermiştim:
“Düzce'de her ayın 3. pazarı yaptığımız müzâkereli okuma programımız için bir konu çıkmış oldu bu vesileyle. En az 20 civarındaki kardeşlerle bu hususu önümüzdeki pazar, Nurlar’dan iyi bir müzakere edelim inşâallah. Fakir hatalı isem, bir hatâdan kurtulmuş olacağım için, kazançlı çıkarım. Fî emânillah!”
Devamı Yarın