Birinci Dünya Savaşında talebeleriyle birlikte doğuda Ruslara karşı savaşırken esir düşen, Rusya’da 2,5 yıl esaret hayatı yaşadıktan sonra Haziran 1918’de esaretten kurtulup İstanbul’a dönen Üstad Bediüzzaman Said Nursî’ye o dönemdeki ilim çevreleri tarafından, geldiğinden beri neden siyasete karışmadığı/ siyasîlere yol gösterici manada siyasî mesaj vermediği sorulur.1
Onun bu soruya verdiği cevabın, aradan 100 küsur yıl geçmesine rağmen, günümüzün Avrupa siyasî cereyanları ve İslâm devletleri siyaseti açısından güncelliğini koruduğunu görmekteyiz.
Bediüzzaman, Avrupa’nın (ABD dahil) homojen/saf bir yapıda aynı fikir ve düşüncelere sahip olmadığını, orada iki siyasî fikir cereyanının bulunduğunu beyan etmiştir. Birincisinin Hz. İsa’nın (as) hakiki dininden feyz ve ilham alarak ilim, fen, sanat ve teknolojiyle, toplumları demokrasi, adalet, insan hak ve hürriyetleri gibi evrensel değerlerle buluşturmak suretiyle insanlığa hizmet ettiğini, bunu için bu cereyana karşı olmadığını belirtmiştir.
O, tabiat felsefesinden beslenerek insanlar arasında dinsizliği ve inançsızlığı neşreden, medeniyetin kötülüklerini mehasin/iyilikler zannederek toplumları sefahat ve dalalete sürükleyen ikinci Avrupa cereyanına karşı olduğunu belirtmiştir.2 O, birinci Avrupa cereyanını müspet/olumlu, ikincisini menfi/olumsuz olarak değerlendirmiştir.3
O dönemdeki ecdadımız olan Osmanlı idaresine yönelik zalimane İngiliz siyaseti ikinci Avrupa cereyanı kapsamında değerlendirilebilir.
Günümüzde Avrupa Birliği (AB), birinci Avrupa cereyanına dâhil edilebilir. Bu Birlik, 1993’te belirlediği Kopenhag Kriterleriyle temayüz eden bir medeniyet projesidir. Birlik, kendisine katılmak isteyen aday ülkelerden, İslâm’ın siyasî ve sosyal değerleriyle büyük ölçüde örtüşen bu Kriterleri hayata geçirmelerini şart koşmaktadır.4 Bu Kriterlerin siyasete dair olanlarına göre; aday olacak olan ülkenin, tam bir demokrasiyi, hukuk üstünlüğü ilkesini, insan hak ve hürriyetlerini hayata geçirmesi ve azınlıkların haklarını güvence altına alan kurumlara sahip olması gerekmektedir.5
Türkiye’nin üyelik müracaatı AB tarafından 1999’da kabul edilmiş, 3 Ekim 2005’te de müzakerelere başlanmıştır. Türkiye o dönemde AB’nin istediği reformların bazılarını yerine getirmekle demokrasi ve ekonomi yönünden iyi bir seviyeye yükselmiştir.6
Bediüzzaman, “Madem menba/kaynak Avrupa’dır, (ülkemize) gelen cereyan ya menfî/olumsuz veya müspettir/ olumludur. Menfiye kapılan, harf gibi ‘Başkasındaki bir manaya delalet eder’ veyahut ‘kendinde olan bir manaya delalet etmez’ diye tarif edilir.” demektedir. O, bu cereyana kapılan ülke yönetimlerinin bütün hareketlerinin menfî cereyan hesabına geçeceğini, iradelerinin geçersiz olacağını, niyetlerinin halis olmasının fayda vermeyeceğini belirtmiştir. Özellikle menfî iki zaaf cihetiyle hariç cereyanın kuvvetine akılsız bir alet olacaklarını vurgulamıştır.7
Allah u âlem yukarıda sözü edilen menfî iki zaaf ciheti; menfî cereyana kapılan siyasîlerin hem söz, hem icraatlarıyla hariç cereyanın menfaati hesabına çalışmakla, onlara şuursuz bir alet hükmünde olmalarını ifade etmektedir.
Bu durumu günümüze uyarlayacak olursak şöyle diyebiliriz: İkinci Avrupa cereyanını temsil ediyor gibi görünen hâlihazırdaki ABD idaresinin kontrolüne giren İslâm ülkelerinin mevcut tek adam rejimlerinin, hem sözleriyle ve hem de icraatlarıyla, kendi halklarının menfaati yerine ABD’nin menfaatine çalıştıklarını, böylece o devletin şuursuz birer aleti olduklarını hadiseler gösterecektir.
(Devam edecek)
Dipnotlar:
1- Sünûhat, s. 158..
2- Age, s.158.
3- wikipedia.org.
4- Lem’a’lar, s. 208.
5- Sünûhat, s.158.
6- wikipedia.org
7- wikipedia.org