İnsan neden sürekli zamandan şikayet eder ki. “Geçiyor”, “geçmiyor” diye dert yanarken insan, zaman bildiğini okuyor. Devran dönüyor.
Aslında zaman çok hızlı geçiyor değil, zaman yaşayan kişinin hızına ayak uyduruyor. Herkes zamandan şikayetçi; kimi geçmediğinden kimi yavaş geçtiğinden kimi de hızından dert yanıyor. Kimseye yaranamıyor zaman. Kimseyi dinlemeden bildiğini okuyor; onun için şöyle ya da böyle geçip gidiyor işte zaman.
Zaman geçmek bilmiyor diyen, kendi içinden haber verir. Yetişemiyorum zamanın hızına diyen de.
Kimi cadde boyu akan kalabalıklara haykırmış avazı çıktığınca; durun, kalabalıklar diye. Belli ki, duran yok, dinleyen yok. Kullanılması en güç kelimelerden birisi olmuş, durun demek. Sen git desen de dur desen de kimsenin seni dinlediği yok.
Bir akarsu kenarında akan su mudur, yoksa zaman mı? Yoksa her şey mi akıyor bir akıbete doğru hızla? Kimi de yolculara seslenmiş, “Dur yolcu!” diye. Görünen o ki, ne duran var ne bekleyen. Hayat çok hızlı.
Dur deyince, bekle deyince bekleyen mi var? Yaşamak sevdası hep bir direnç olmuş akıp giden zamana karşı. Akıntıya karşı kürek çekmek gibi bu adım daha yormuş insanı.
Geç anlaşılmış zamanı durdurmak, yavaşlatmak diye bir şeylerin olmadığı. Sen ne dersen de zaman bildiğini okuyor insana. Zamandan şikayeti insanın, kendinden şikayeti gerçekte. İnsanın yapamadığı, yakalayamadığı, yetişemediği şey üzerinden hep zaman suçlu ilan edilmiş. Ne de kolay bir yöntem bu. İnsan neden demeden, hep nasılla yaşıyor hayatı. Böylece çıkış kapısına bir türlü ulaşılmıyor.
Hani birileri birilerine zamanında bir mektup yazmış ya. O kendisine mektup yazılan da ne demiş? “O senin mektup yazdığın kişi yok gayri.” demiş ve devam etmiş konuşmaya: “Sen, şimdi bambaşka birileriyle muhatapsın. Yeni bir mektup yazsan da, eskiyecek o yazar yazmaz elinde. O saf, temiz duygularınla mektup yazdığın kişiyi bir türlü bulamayacaksın. Bu duyguların bu haliyle ona ulaşmayacak. Ne sen onu anlayabileceksin gerçek yüzüyle, ne de senin o yazdıkların onu tanımlayacak.
Sen de o kelimelerin sahibi değilsin şimdi. O kişi gitti. Ne o zaman aynı zaman, ne sen o sen, ne de o duygular o tazelikte. Her şey an be an değişmekte.
Durun! Seccadede ne kadar geçiyor vaktin? Ne yaptın namaz vaktinde? Kimleydin? Neler hallettin dünyaya dair? Hey gidi dünya hey!
En son hangi camide kıldın sabah namazını? Ne uğrunda döktün en son ki göz yaşlarını? Saçlarına ak mı düşmüş ne? Yapma, o zaman bir daha dur! dur!..
Olmadı gel bir daha git seccadenle kabeye. Sarıl ona. Tut elinden hiç bırakma. Bir daha inan Yüce Allah’a. Bir daha tanış alemlere rahmet peygamberle.
Haydi, gitme, dur. Dur ve düşün. Vakıa şu ki, ne durun ve ne yavaşlayın. Devran devam ediyor, hayat gidiyor.
Bari sen de katıl duranlar kervanına. Haydi dur.
Bu, “duranların hareketi” olsun. Durarak ilerleyelim. Durarak izleyelim gidenleri.
Biz de dururken gidiyoruz ya. Hem durur gibi yapalım hem de hareket edenleri izleyelim. Al seccadeni, giy takkeni, üstünde cübbenle duralım huzura.
Duralım haydi, gel, huzurda duralım.
Duranlar hareketine biz de katılalım neşeyle.