Türkiye’yi derinden sarsabilecek siyasi ve sosyolojik fay hatlarının tehlikeli boyutlarda varlığını devam ettirdiği Deniz Göktaş olayı ile bir kez daha açığa çıktı.
Siyasî içerikli standup gösterileriyle, bilhassa iktidar muhalifi genç jenerasyon tarafından ilgiyle takip edilen Deniz Göktaş, “Ölü Deniz” adlı gösterisinden sonra mukaddes değerlere ve cumhurbaşkanına hakaret gerekçesiyle tutuklandı. Bu tutuklama Türkiye sosyolojisinin farklı boyutlarını gösteren bir turnusol kağıdına dönüştü ve farklı kesimlerin heybelerinde özenle gizlediklerini de açığa vurdu. “Deniz Göktaş olayını yorumla, sana kim olduğunu söyleyeyim” netliğiyle, bu olaya bakış açımız görünen kimliklerimiz dışında, iç dünyamızı da ele verdi.
Her olayı AKP karşıtlığı üzerinden değerlendirme alışkanlığına kapılan bazı muhafazakâr gruplar, bu tutuklamanın asıl sebebinin dinî değerlere hakaret değil, Erdoğan’a hakaret olduğunu savundular. İslâmî kimlikleriyle sözümona demokratik bir tavır sergileyerek Allah’a ve Kur’ân’a serdedilen hakaret cümlelerinin defikir özgürlüğü açısından ele alınması gerektiğini söyleyerek asıl meseleyi basitleştirdiler, şeair-i islâmiyeyi tahrip cihetinde değerlendirilebilecek meş’um bir sözü hafifleştirdiler. Göktaş’ı oldukça yüklü paralar ödeyerek izleyen ve Kur’ân hakaretini de espri sayarak kıkır kıkır gülen başörtülü-başörtüsüz yeni nesil İslâmî jenerasyon ve gruplar “Bir kötülükle karşılaşıldığında elinizle, dilinizle değiştirmek ya da en azından kalben buğzetmek” fermanının kapsama alanına girmiyor olabilirler mi ya da siyaseten muhalif olmak uğruna temel bir dinî şiârın reddiyesini hoş görebilecek kadar savrulmuşlar mıdır?
Bu olay, dinî hayatı ve mukaddes değerleri sadece kamusal alandan değil, kalplerden de kazımak isteyen jakoben tek parti döneminin günümüz temsilcilerinin de içinde gizlediklerini açığa vuruverdi. Kendi kutsal alanlarını koruma altına alan “5816 sayılı kanun”a laf ettirmeyenler, bu kanun üzerinden bugüne kadar yargılanan ve hüküm giyen on binlerce kişiye “hak ettiler” muamelesi yaparken, bu hususta “fikir özgürlüğü”nün adını ima bile ettirmezken başkalarının kutsallarına hakareti “demokratlık, fikir özgürlüğü, hoşgörü” gibi kavramlar üzerinden değerlendirmeye kalkışmaları iki yüzlülük ifşası olarak tarihe geçti. Bu tavır; “Politik mizahın yapılamadığı bir ülkeye döndük” diyerek meseleyi politik bir zemine çekmeye çalışan, Kur’ân ile ilgili sözleri de “ne var bunda” sözleriyle geçiştiren ve “yasaksız Türkiye, vizesiz Avrupa” sözü veren Özgür Özel ve temsil ettiği zihniyetin neden bu milletin iradesiyle iktidar olamayacağını açıkça gözler önüne seriyor. Yakın tarihin tüm çarpıklıklarına sahip çıkıp bunları eleştirenlere yapmadıklarını bırakmayanlar, çok rahat bir şekilde şeaire uzanan dilleri “yasaksız Türkiye!” söyleminin içine sokuveriyorlar.
İslâm hukukunun ve modern hukukun da hakkında hükümleri bulunan bu olayda AKP tarafını temsil ettiği anlaşılan kesimlerin de kraldan fazla kralcı kesilerek meseleyi bir gerginlik ve çatışma boyutuna taşımak istemeleri de meselenin bir diğer boyutunu oluşturuyor. Şeaire samimiyetin ölçüsü başka olaylarla da ölçülebilir. Ancak bu meselenin üzerinden oy devşirilebilecek iştah açıcı bir fırsat olarak görülmesi, pragmatik siyaset anlayışında ısrar edilmesi, başta zikrettiğimiz fay hatlarının daha da kırılganlaşmasına hizmet ediyor.
Bana göre, iman esaslarını hafife alarak alay etmek fiilinin varlığı açık olan bu somut olayda bizi bekleyen asıl tehlike şudur: Değerlerin anlamının bilinmediği, değerlerin değersizleştiği, değersizleşmenin fark dahi edilemediği bir vasata doğru toplumun hızla sürüklenmesi ve ortak yaşamamızı mümkün kılacak değerlerin ortadan kaldırılarak bu tarz olayların kutuplaşmaya, kavga ve nizaya, dinî ve ahlâkî dejenerasyona hizmet ettirilmesidir.