Karanlık koridorların sonunu göremezsiniz bazen. Her tünelin sonundaki ışık bir türlü gelmez. İnsan dertlenir , kederlenir, yalnızlık ve hüznün binbir türlü halini konuk eder ruhunda. Çaresizliğin sükutu iner üzerine.
Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilir
Mübtelâ-yı gama sor kim geceler kaç saat..”
Dediği gibi Sâbit’in... Gam saatleri uzadıkça uzar, dakikalar demlene demlene geçer. Ve insan sessiz gecelerinde bir ışık arar. Küçücük bir söz, sürur dolu bir sessizlik, tevekkül burçlarından bir nefes belki.
Her şeyin karanlığı ve karanlığa dair sözleri taşıdığı zamanlarda, büyük bir iştahla her yere, her şeye sinen kesafete, bazen bir tek söz yeter. Bir cümle sadece. Bir aydınlık sızıntısı, bir ışık hüzmesi bütün karanlığı sildiği gibi, bir cümle de tüm karanlık düşünceleri siliverir.
Fakültenin koridorları daha bir sıkıyordu o gün. Hicran saatleri günlere, senelere inkılab edecekti ya... İlk zamanların şaşkınlığı vardı üzerinde. Nasıl olur, neden, niye, niçin soruları labirent kıvrımlarında gezinirken, ruhu alınmış ceset gibi dolaşıyordu ortalıkta. Önceden her yerden öğrencinin, hocanın çıktığı yerler sessizliğe bürünmüştü. Öğrenciler amfide toplanacak haberi gelince isteksiz adımlarla yürüdü. Kocaman fakültede toplasan yüz kişi yoktu. Biraz sonra ağır adımlarla gelen hocanın isteksiz ders anlatımı karşısında gözyaşlarını tutamadı. Kimsenin bakmıyor olması şanstı tabi. Eskiden salonu dolduran öğrenciler ve şevkle ders anlatan hocaları düşününce... Tutamadı gözyaşlarını işte. Menfur emellerin, menhus günleriydi bunlar. Dönen taşlar artık insan öğütüyordu. Kimsesizlik hissi gelip yüreğinin baş köşesine öyle bir oturdu ki... Derste ne anlatıldı, ne dediler, kim neyi dedi hatırlamıyordu bile.
Bu hüzünle bitti gün. Bu hüzünle gitti dershaneye. Fakültedeyken görüştüğü hocasının artık olmayışı, bir başka buruyordu içini. Mail attı... Gelen cevap işte o karanlıkların ciğerini sökecek, gözünü çıkaracak cinstendi. Öğütülen o insanların var olmalarının bile ne kadar kıymetli olduğunu hatırlattı bu cevap. O kadar veciz ve nafizdi ki...
“Ben yoksam siz varsınız.” diyordu hocası. Ben yoksam siz varsınız.. “Sizin orada varlığınız o kadar kıymetli ki..” diye devam ediyordu. Solgun gönlü yeniden dirildi. Kurumuş çiçekleri yeniden canlandı. Bu bir hüzün yarışı değildi çünkü. Ağlanacak ve şartlara teslim olunacak zaman değildi. Var olunmalıydı sadece. Zaman, mekan, şartlar, hadiseler değildi konuşulması gereken.
Başka türlü nasıl çıkılırdı ki karanlıktan aydınlığa?