Hutuvat-ı Sitte, Üstad Bediüzzaman Said Nursî tarafından 1920’de İngilizlerin İstanbul’u işgali esnasında telif edilmiş, defalarca Türkçe ve Arapça olarak gizlice bastırılarak dağıtılmıştır. (ESDE, s. 321) Bu eserin temel vasfı Tarihçe-i Hayat’ta:
“İstanbul’da, İngilizler, desiseleriyle şeyhülislâmı ve diğer bazı ulemayı lehlerine çevirmeye çalışmalarına mukabil; Bediüzzaman, Hutuvat-ı Sitte adlı eseri ve İstanbul’daki faaliyeti ile, İngiliz’in âlem-i İslâm ve Türkler aleyhindeki müstemlekecilik siyasetini ve entrikalarını, tarihî düşmanlığını etrafa neşrederek... ” (Tarihçe-i Hayat, s. 150) İngiliz siyasetini deşifre ettiği yazılmaktadır.
“Her bir zamanın insî bir şeytanı vardır.” cümlesiyle başladığı eserinde Üstad, o dönemin dünya süper gücü gibi görünen ve İslâm âlemini parçalamak emelini gizlemeden tatbik eden İngilizlerin tuzaklarının madde madde sıraladığı bu eserine şöyle devam etmiştir: “Şimdi beşerde insan suretinde şeytanın vekili olan ruh-u gaddar, fitnekârâne siyasetiyle cihanın her tarafına kundak sokan elhannâs, altı hutuvatıyla âlem-i İslâm’ı ifsad için insanlarda ve insan cemaatlerindeki habis menbaları ve tabiatlarındaki muzır madenleri, fiilî propaganda ile işlettiriyor, zayıf damarları buluyor.” dedikten sonra Müslümanların hangi damarlarını kullanarak gizli siyasî emellerine hizmet ettirdiğini açıklamaktadır: “Kiminin hırs-ı intikamını, kiminin hırs-ı câhını, kiminin tamaını, kiminin humkunu, kiminin dinsizliğini, hatta en garibi, kiminin de taassubunu işletip siyasetine vasıta ediyor.”
İşte konumuzla alakalı beşinci hatvedeki baskı altında halifenin zorla verdiği fetva emsal gösterilerek esareti Müslümanların kabul etmesi gerektiği fikrini yayan İngilizlere karşı Üstad şöyle cevap vermiş ve Şura’ya dikkat çekmiştir: “Bir şahsın arzu-yu zatîsi ve emr-i husûsîsi başkadır, ümmet namına emin olarak deruhte ettiği emanet-i hilâfetten hâsıl olan şahsiyet-i maneviyenin iradesi bambaşkadır.” dedikten sonra Halife’nin iradesinin bir akıldan çıkması gerektiğini ve bir kuvvete dayanması lazım geldiğini zikrettikten sonra “âlem-i İslâm’ın maslahatının” takip edilmesi için gerekli olan aklı şöyle tarif etmiştir: “...Aklı ise, şûrâ-yı ümmettir, senin vesvesen değil.” (ESDE, Hutuvat-ı Sitte, s. 325.)
Şûrâ-yı ümmet, ümmetin şûrası, Müslümanları ilgilendiren meselelerin görüşülüp karara bağlandığı meclis manasına geldiğinden, dünyada şeytanî siyaseti uygulayan İngiliz ve devamı siyasetlere karşı “âlem-i İslâm’ın maslahatını” takip etmek ve ümmetin birliğini sağlamak için ittihad-ı İslâmı tesis etmek zorundayız.
DEMOKRATLIK VE İTTİHÂD-I İSLÂM
Bediüzzaman Said Nursî, Emirdağ Lâhikası’nda ittihad-ı İslâm (İslâm birliği) cereyanını, Risale-i Nur’un ve dindar demokratların dayanması gereken en büyük kuvvet ve nokta-i istinad/dayanak noktası olarak tarif eder. Bediüzzaman’a göre bu büyük kitle, yalnızca siyasî bir hareket değil, Müslümanların hürriyetinin teminatıdır. Üstadın buyaklaşımın temel amaçları şunlardır:
Komünizm ve ateizm gibi dinsizlik cereyanlarına karşı muazzam bir manevî kale oluşturmak. Siyasetin İslâmiyet’e hizmet etmesini sağlamak ve Kur’ân hakikatlerini dünya siyasetine rehber kılmak. Müslümanların uhuvvetini temin için İslâm dünyasındaki ırkçılık ve tefrika engellerini aşarak ortak bir dayanışma ruhu inşa etmektir.
—Devam edecek—