Başka yerlerde farklı kelimelerle ifade edilse de Senoz Vadisi’nde şöyle bir atasözü tekrarlanır: “Dede erik yemiş, torununun dişi kamaşmış.”
Son günlerdeki “fon yolsuzluğu” bir yönüyle bunu da akla getirdi. Yapılan yanlışlıklar, haksızlıklar, adaletsizlikler bir şekilde döner gelir, o yanlışları yapanların karşısına çıkar.
Tabiî ortaya saçılan “fon yolsuzluğu”nda neler yaşandığını tam olarak bilemiyoruz. Şu an için bilinen en büyük yolsuzluk ya da haksız kazanç, eski bir bakanı işaret ediyor. Ne yazık ki bu kişinin yaptığı yanlış, sadece kendisi ile sınırlı kalmıyor ve “görüntüsü” sebebiyle de “bahane arayanlarca” çok geniş bir kitlenin sorumlu tutulmasına yol açıyor. Yolsuzluk ve usulsüzlüğe imza attığı belirtilen kişinin kıyafeti sebebiyle bütün inançlı insanlar da töhmet altına bırakılıyor. Sosyal medyada yer alan yorumlara bakılınca bu durumun “maddî zarar”dan daha yaralayıcı olduğu söylenebilir.
Belki bugün için çok konuşulmuyor, ama ortaya çıkan bu tablo “Din adına siyaset”in ne derece zararlı olduğunu bir defa daha göstermiş oldu. Mukaddes değerlerin alet edilmemesi gerektiği çok söylendi, ama bazıları bu ikazlara kulak asmadı. Neticede ortaya çıkan bu tablo “mütedeyyin insanlar”ın toplumdaki rollerine büyük zarar vermiş oldu. Dindar insanların hem de “dindar bilinen” siyasetçiler eliyle bu hale düşürülmesinin her halde ağır bir vebali vardır.
Ne yazık ki Türkiye’yi idare edenler “Adil olun, adaletten ayrılmayın, insanlara haksızlık etmeyin” benzeri tavsiyeleri hiç dikkate almadılar. Bir yandan haksızlık etmeye devam ettiler, bir yandan da kendilerini bu konuda ikaz edenleri suçladılar. Neticede en büyük zararı yine “kendi kendilerine” vermiş oldular.
Yaşananları değişik şekillerde ifade etmek mümkündür, ama şu değerlendirme özellikle dikkat çekicidir: “23 yılın en büyük kaybı çalınan milyarlar değil ‘Dindarlar dürüst ve ahlaklıdır’ olgusunun ‘dindarlar da en az dindar olmayan kadar çalabiliyor’ algısıyla değişmesidir. Ve bu algı dindar olduğunu iddia edenler tarafından... [oluşturuldu.]” (@mehmetakifcan79, 27 Eylül 2026)
Türkiye’de ve dünyada yaşayan milyonlarca ve belki de milyarlarca insana bu kanaati verdirenler acaba ne büyük bir ahlâkî sorumluluk altında olduğunu kavrayabiliyor mu? Bu yanlış imaj acaba kaç yılda düzeltilebilir?
Maddî kayıplar bir şekilde yerine konulabilir, ama ortaya çıkan manevî kayıplar, sarsılan güven, bozulan imajı kim, ne zaman ve nasıl düzeltecek?
Ne yazık ki işleri bu noktalara geleceği “din adına siyaset” sahnesine çıkıldığı gün belliydi... İkaz edildiler, ama dinleyen olmadı. Her şeye rağmen “suçun şahsiliği ilkesi”ni hatırda tutarak bozulan imajın düzelmesi için hep birlikte çalışmaktan başka çare de yok...