Kâinat kısaca Allah’ın yarattığı, gayb âlemleri dâhil maddî ve manevî her şey demektir. Fakat kâinat denilince genelde akla şehadet âlemi, görünen şu maddî âlem gelir.
Derin tefekkürî esasları zikreden Risale-i Nur’da Üstad, kâinatla ilgili tefekkürlerini ilginç benzetmeler üzerinden yapmıştır.
Üstad Said Nursî Hazretlerinin, “...okuyan şakirdlerine, imanî ve tefekkürî, ara sıra okunacak bir vird-i azam olabilir. On günde bir def’a okunsa, imana büyük inkişaf ve kuvvet verir.” (Zülfikar, s. 472.) diye vird olarak okunmasını tavsiye ettiği Hizb-i Nuriye okumalarımızda kâinat ile alakalı bir tabir dikkatimizi çekti. Üstad, mücessem büyük bir kitap olan kâinatı Hizb-i Nuriyenin bir yerinde Arapça olarak, “El Kur’ânü’l-Cismaniyyü’l-Muazzam” (muazzam cismanî bir Kur’ân) şeklinde tarif etmektedir.1
Külliyat tarandığında, Üstadın Külliyat’ın birçok yerinde benzer tabirlerle kâinatı tarif ettiği müşahede edilir. Mesela:
Kur’ân ile kâinat veya diğer bir ifadeyle kitap-kâinat benzetmesini Bediüzzaman’ın ilk eserlerinden olan İşârâtü’l-İ’caz’ın başlangıç kısmında “Kur’ân nedir? Tarifi nasıldır?” sualine verilen cevapta görmekteyiz. Bu cevapta Üstad, “Şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi. Ve şu âlem-i gayb ve şehadet kitabının müfessiri”2 demekle Kur’ân’ı kâinata benzetmiştir.
Rabbimizi bize tarif eden bürhanlar sayılırken “Birisi: Şu kitab-ı kâinattır...” (Sözler, s. 263) ifadesiyle küllî tarif edicilerden Peygamber Efendimiz (asm) ile Kur’ân’dan evvel kâinatı bir kitap gibi zikretmiştir. Benzer konunun izah edildiği Nokta Risalesinde ise “...Kitab-ı kebir ve insan-ı ekber olan kâinattır.” şeklinde kâinatı yine büyük bir kitaba ve büyük bir insana benzettiğini görmekteyiz.3
Bu benzetmeler içerisinde en dikkat çekeni, kâinatın “cismanî bir Kur’ân” olarak tarif edilmesidir. Madem Kur’ân bize kâinatın yaratıcısı tarafından kendisini tanımak, iman etmek ve emir ve yasaklarını öğrenip amel etmek için gönderilmiştir. Aynı şekilde kâinatı cisimleşmiş bir Kur’ân bilip nasıl okumalıyız?
Külliyatın birçok yerinde “...kâinatı öyle bir mücessem kitab-ı Samedanî, öyle cismanî bir Kur’ân-ı Sübhanî...” şeklinde tarif ederken, bu cismanî Kur’ân’ın nasıl okunması gerektiğinin izahı da yapılmakta ve kâinatın ayetlerinin kelimelerinin, harflerinin hatta noktalarının mu’cize hükmünde olduğunun dersini vermiştir. Tıpkı Kur’ân gibi... Nasıl ki Kur’ân’ın her bir ayet ve herbir kelimesi hatta harfleri noktaları mu’cizedir. Allah’ın kelam sıfatından gelmiştir. İnanan her bir mü’min hükümlerine uymakla mükelleftir.
Öyle de kâinatta cari olan ve adetullah diye tabir edilen kanunlara da riayet edilmelidir. Çünkü “kâinat ...cismanî bir Kur’ân-ı Sübhanî ki her bir âyet-i tekviniyesi ve her bir kelimesi, hattâ her bir noktası, her bir harfi birer mu’cize hükmündedir.”4
Madem cisimleşmiş bir Kur’ân olan kâinatın en küçük noktası bir mu’cize hükmündedir, öyle ise kâinatta cari olan kanunlara da riayaet edilmesi gerektiğini, Üstad Hazretleri, Hakikat Çekirdekleri’nde şöyle ifade etmektedir: “Evâmir-i şer’iyeye karşı itaat ve isyan olduğu gibi, evâmir-i tekviniyeye karşı da itaat ve isyan vardır. Birincisinde mükâfat ve mücâzâtın ekseri ahirette, ikincisinde ağlebi dünyada olur. Meselâ, sabrın mükâfatı zaferdir; atâletin mücâzâtı sefalettir; sa’yin sevabı servettir; sebatın mükâfatı galebedir.”5
Kur’ân’ın emirlerine uymamanın cezası ahirette olduğu gibi, “Cismani Kur’ân olan kâinat”ta cari emirlere uymamanın karşılığını da insanoğlu bu dünyada görmektedir.
Dipnotlar:
1- Zülfikar, s. 481.
2- İşârâtü’l-İ’caz, s. 23.
3- Mesnevî-i Nuriye, s. 248.
4- Ayetü’l-Kübra 18. Mertebe
5- ESDE, s. 444.