Bu zamanın en büyük farz vazifesi ittihad-ı İslâmdır.
Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin hayatına Meşrutiyet dönemi tartışmaları sürecinde girmiş bir kavramdır. Bu kavramı ilk olarak Üstad; 24 Temmuz 1908 tarihinde ilan edilen II. Meşrutiyet döneminde zamanın müsaade ettiği siyasî ve ahlakî maksatlı cemiyetler ile bir kısım kulüplerin kurulması esnasında kurulmuş olan “İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti” hakkında yazdığı bir makalede kullanmıştır. “Sada-i Hakikat” başlıklı Makaleyi Rumî 14 Mart 1325 tarihli 86. Sayılı Volkan gazetesinde yayınlamıştır. Ve mezkür makalede “İttihad-ı İslâm hakikatinde olan İttihad-ı Muhammedînin (aleyhissalâtü vesselâm) cihet-i vahdeti tevhid-i İlâhîdir… Bu zamanın en büyük farz vazifesi ittihad-ı İslâmdır.” (ESDE, s. 57.)
Üstad Külliyatın bir çok yerinde “ittihad” kavramı ile “tevhid” tabirini eşleştirmiş veya bu iki kavramın birbirine işaret ettiğinden bahsetmiştir. Burada da ittihadın sağlanmasını tevhid inancına bağladığını görmekteyiz. Ayrıca Eski Said Dönemi Eserleri’nden (ESDE) iktibas edilen metinde geçen “bu zamandan” maksat ahirzamandır. Çünkü Üstad Hazretleri Külliyatın tamamında farklı konuların izahında zaman tabirini genellikle ahirzaman manasında kullanmaktadır. Dolayısıyla ahirzamanda, Müslümanların ve özellikle Nur Talebelerinin aslî vazifelerinden biri “ittihad-ı İslâm’dır.” Yani İslâm birliğini sağlamaktır. Bu aynı vakitte Nur Talebelerine Üstadın bir nevi “vasiyeti” hükmündedir.

“İttihad-ı İslâm hakikatinde olan İttihad-ı Muhammedî..” bu cümlede Üstad, ittihad-ı İslâm anlayışına hizmet etmek amacıyla kurulmuş olan bir cemiyetten bahsederek, o dönem bu cemiyete dahil olması ve desteklemesindeki asıl gayenin de yine İslâm birliğini temin etmek olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Miladî 31 Mart 1909, Rumî 18 Mart 1325 tarihli Volkan gazetesinde İttihad-ı Muhammedî Cemiyetine isnat edilen şüphe ve tereddütlere karşı yayınladığı “Reddü’l-Evham” başlıklı makalesinde; “İttihad-ı İslâm olan İttihad-ı Muhammedî (aleyhissalâtü vesselâm) dediğimiz vakit umum mü’minlerin mabeyninde bilkuvve veya bilfiil sabit olan ittihad muraddır. Yoksa İstanbul ve Anadolu’daki cemaat murad değildir.” şeklindeki beyanıyla, ittihad-ı Muhammedî’den muradının bütün müslümanların arasında var olan birlik inancını, birlikte olma duygusunu harekete geçirecek anlayıştır.
Tarihe 31 Mart Vak’ası olarak geçen müessif hadisede yatıştırıcı rol almasına rağmen olaydan sonra yargılandığı Divan-ı Harbi Örfî/Sıkı Yönetim Mahkemesi’ndeki müdafaasının bir yerinde İttihad-ı Muhammedi isminde bir cemiyetin kurulduğunu işittiğini ve bu umum ümmete ait olan mübarek ismin bir cemiyete tahsis edilemeyeceğini belirterek, “Bu isim umumun hakkıdır, tahsis ve tahdit kabul etmez.” diyerek, bu cemiyete dahil olmasının sebebinin de ümmetin ittihadını sağlamaya bir çekirdek olacağı kanaatiyle intisap ettiğini beyan ettikten sonra bir çeşit “ittihad-ı İslâm” yani İslâm birliğinden ne anladığını açıklamıştır. Kendi beyanlarına göre bu birliğin temeli “Kalu Bela”dan başladığını, kuzeyden güneye, doğudan batıya yer yüzüne yayılmış ve ortak noktaları tevhid inancı olan, Hz. Muhammed’i (asm) peygamber tanıyıp reis kabul edenlerden meydana geldiğini beyan etmiştir.