Üstad Hazretleri, Ankara’da bulunduğu sırada ahirzamanda ortaya çıkacağı Hadis-i Şeriflerde belirtilen özellikleri taşıyan şahısları görür ve Mustafa Kemal’in kendisine yaptığı teklifleri de elinin tersiyle ittikten sonra “…yalnız imanı kurtarmak yolunda vaktimi sarf edeceğim” 1 diyerek Ankara’yı terk ederek Van’a döner.
İşte bundan sonra ülke genelinde başta Bediüzzaman olmak üzere, dindar vatandaşlar üzerinde de baskı, korku ve endişeli günler başlar.
Ancak hayatı boyunca; “...sergüzeşt-i hayatım şahittir ki hak gördüğüm meslekte gitmeye karşı korku elimi tutup men edememiş ve edemiyor...“2 diyen biri vardı: Bediüzzaman.
Barla’ya sürüldüğü günlerde büyük bir cesaret göstererek Bediüzzaman’ı evinde misafir eden ve Nur’un ilk talebesi olma bahtiyarlığına eren mübarek zat Muhacir Hafız Ahmet’tir (rh).
Muhacir Hafız Ahmet gibi Üstada Barla da korkusuzca hizmet eden sıddıklar kimlerdi?
İsmini ilk defa duydukları, kendisini ilk defa gördükleri, ne yaptığını, ne yapacağını ve ne söyleyeceğini bilmedikleri, daha henüz yazılı bir eserinin bile ellerinde olmadığı ve dahası devletin kaymakamının, bekçisinin “Bu hocayla konuşmayacaksınız, görüşmeyeceksiniz, selâm bile vermeyeceksiniz” baskısına rağmen, Bediüzzaman’a cesaretle hizmet etmekte hiç kusur göstermeyen bu mübareklerin bu hizmette istihdam olmalarını sağlayan sır neydi?
Eşi, kızları Sania ve Rafia, oğlu Kâzım, damatları Bahri ve Mehmet daha sonraki yıllarda da torunları... Ailenin tamamı kendilerini Risale-i Nur hizmetine adamışlar. Onlara bu şevki, gayreti, sadakati, ihlası veren sır neydi?
Bu soruların cevapları Risale-i Nur da şöyle geçiyor. “İşte ona binaen, benim gibi zayıf ve kıymetsiz bir biçarenin elindeki hakaik-i imaniye ve Kur’âniyenin kıymetini, ekser nâsın nokta-i nazarından düşürmemek için, bilmecburiye ilân ediyorum ki, ihtiyarımız ve haberimiz olmadan, birisi bizi istihdam ediyor; biz bilmeyerek bizi mühim işlerde çalıştırıyor. Delilimiz de şudur ki: Şuurumuz ve ihtiyarımızdan hariç bir kısım inayata [Allah’ın yardımına] ve teshilata [kolaylığa] mazhar oluyoruz. Öyle ise, o inayetleri bağırarak ilân etmeye mecburuz.”3
“...işte bu hal gayet kuvvetli bir işârât-ı gaybiyedir ki, biz istihdam olunuyoruz. Hem rıza dairesinde, hem inayet altında bize hizmet-i Kur’âniye yaptırılıyor.”4
Risale-i Nur hizmetini dem ve damarlarına, hatta bedeninin bütün zerrelerine kadar sirayet ettiren sır işte Üstadımızın bahsettiği “...biri bizi, biz bilmeyerek istihdam ediyor.” sözlerinde gizli.
Üstadı Barla’ya sürenler, daha sonra bu sırra mazhar olacak milyonların bu eserleri okuyarak imanlarını kurtaracaklarını ve büyük salonlarda akademisyenler tarafından Risale-i Nur’ları anlatan kitapların yazılacağını, üniversitelerde kürsülerin kurulup, bitirme tezleri hazırlanacağını, onlarca lisana tercüme edilip, bütün dünyaya yayılacağını idrak etmek gibi kafa yapısından uzaktılar.
Evet, Barla gibi bir köyden dünyaya yayılan bu eserlerin yayılmasının altında inayet-i İlahiye ve teshilat-ı Rabbaniyeden başka ne olabilir.
Dipnotlar:
1- Şualar, s. 564.
2- Tarihçe-i Hayat, s. 279 .
3- Mektubat, s. 629.
4- Age., s. 648.