Asrın başında Üstad Bediüzzaman, şu uyarıda bulunmuştu: "Eğer biz İslâm’ın hakikatlerini ve Kur’ân ahlâkını hal ve hareketlerimizle göstersek; yani yaşayarak ifade etsek…” Bu gün Amerika’daki Müslümanlardan beklenen tam olarak da bu! İslâmî değerleri günlük hayatlarında göstermek.
Amerika Mektubu: Araştırma-1
Köprüler ve Engeller: Yükselen İslâmofobi Gölgesinde Amerika'da Dinlerarası İrtibat
Bu haftaki Amerika mektubuma, geçtiğimiz günlerde masama düşen ve günlerdir zihnimi meşgul eden bir araştırma raporuyla başlamak istiyorum. Amerika'da yaşayan bir akademisyen olarak, farklılıklarla birlikte yaşama imtihanının bu ülkenin en büyük imtihanlarından biri olduğunu görüyorum. Bunun hem umut verici hem de kaygı verici yönlerini her gün yakından gözlemliyorum.
Geçen hafta üniversitedeki bir toplantıda, yan yana oturan bir haham, bir papaz ve genç bir Müslüman öğrencinin, şehirdeki göçmen ailelere yardım için ortak bir proje üzerinde nasıl kafa kafaya verdiklerine şahit oldum.
Aynı günün akşamında ise televizyonda, bir siyasetçinin Müslümanları hedef alan incitici sözlerini dinledim.
İşte Amerika'nın iki yüzü: Aynı gün içinde hem köprü hem de duvar görebilirsiniz.
Üniversite kampüsünde, mahalle toplantılarında, cami ve kilise avlularında gördüklerim, bu raporun rakamlarıyla birleşince, ortaya Amerika'nın bugününe ve yarınına dair düşündürücü bir tablo çıkıyor.
Raporun mimarlarından Nina M. Fernando ve Erum Ikramullah
Sözünü ettiğim rapor, Amerikalı Müslümanlar hakkında nesnel araştırmalarıyla tanınan Sosyal Politika ve Anlayış Enstitüsü (ISPU) ile 2010'dan beri Müslüman karşıtı ayrımcılıkla mücadele için Amerikalı din adamlarını bir araya getiren "Shoulder to Shoulder" (Omuz Omuza) Kampanyası'nın ortak çalışması.
Temmuz başında yayımlanan ve "Köprüler ve Engeller" başlığını taşıyan bu çalışma, ISPU'nun 2025 Amerikan Müslümanları Anketi'nin verilerine dayanıyor ve Amerikalıların dinler arası çalışmalara katılımını ilk kez ulusal ölçekte temsilî verilerle ortaya koyuyor.
Rapora geçmeden önce bir tarihî not düşeyim.
Dinlerarası diyalog, Amerika'da yeni bir icat değil. Raporun da hatırlattığı gibi, Müslümanların bu topraklara katkısı, ülkenin kuruluşundan bile eskiye uzanıyor. 1960'ların medeniyet ölçüsünde önemli sivil haklar hareketi, siyahî dinî önderlerinin öncülüğünde, cemaatler arası ittifaklarla yürüyen, derinlemesine inanç temelli ve dinler arası bir hareketti.
11 Eylül'den sonra ise Amerikan dinlerarası çalışmaları, İslâmofobi'nin hedefindeki Müslümanları ve Sihleri açıkça sahiplenen bir mahiyet kazandı. Ne var ki bu köklü geleneğin örgütlü, fonlanan ve üniversitelerde ders olarak okutulan bir alana dönüşmesi ancak yirminci yüzyılın sonlarında gerçekleşti. Yani bugün konuştuğumuz "alan", tarihi eski ama kurumsallaşması genç bir alan.
Önce acı gerçeği söyleyeyim:
Rapor, İslâmofobik önyargılara onay verenlerin oranının 2022'den bu yana keskin biçimde arttığını belgeliyor. Üstelik bu artış, marjinal ve aşırılıkçı çevrelerle sınırlı değil; ana akım dinî cemaatlerin tam ortasında yaşanıyor.
ISPU'nun İslâmofobi Endeksi'ne göre 2022 ile 2025 arasında Müslüman karşıtı tutumlardaki en sert yükseliş beyaz Evanjelikler arasında (15 puan) kaydedilmiş; onları 12 puanla Katolikler, 11 puanla Yahudî vatandaşlar izliyor. Amerikan siyasetinin ve toplumunun kutuplaşmasının demokrasiyi ve toplumsal dokuyu nasıl aşındırdığına dair araştırmaların çoğaldığı bir dönemde, bu rakamlar bir alarm zili niteliğinde.
Peki bu tabloya karşı ne yapılıyor?
İşte raporun asıl ilginç kısmı burada başlıyor. Araştırmacılar Amerikalılara basit bir soru sormuş: "Şu anda herhangi bir dinlerarası çalışmanın içinde misiniz?" Bu soruya verdikleri cevaplar çarpıcı. Amerikalıların büyük çoğunluğu, yani genel kamuoyunun yüzde 87'si, böyle bir faaliyetin içinde olmadığını söylüyor.
Müslümanların yüzde 74'ü, Yahudîlerin yüzde 92'si, Katoliklerin yüzde 90'ı da aynı cevabı veriyor.
Ama madalyonun öteki yüzü daha dikkat çekici: Dinlerarası çalışmalara katılımda başı çeken iki grup var ve bu ikili, ilk bakışta şaşırtıcı görünebilir: Müslümanlar ve beyaz Evanjelikler.
Beyaz Evanjeliklerin yaklaşık beşte biri, Müslümanların ise yüzde 17'si bu tür çalışmaların içinde olduğunu belirtiyor. Yani Amerika'da birbirine en mesafeli durduğu varsayılan iki cemaat, aynı zamanda köprü kurma çabasına en fazla emek veren iki cemaat.
Dahası, kadın-erkek arasında fark yok; yaş grupları arasında fark yok; Müslümanların kendi içindeki etnik çeşitlilikte de anlamlı bir fark yok. Beyaz, siyahî, Asyalı, Türk, Arap kökenli Müslümanlar arasında bir fark yok. Komşularıyla ve çalıştıkları meslektaşlarıyla iletişim ve köprü kurma; değerlerini anlatma iradesi, cemaatin bütününe yayılmış durumda.
Bu noktada raporun işaret ettiği bir başka bulgu, meselenin düğüm noktasını ortaya koyuyor: Algı uçurumu. 2024 tarihli “Umut Verici Yeni Açılımlar” (Promising Revelations) başlıklı bir araştırmaya göre Amerikalılar, dindar vatandaşlarını olduklarından çok daha hoşgörüsüz sanıyorlar.
Kamuoyu, Evanjeliklerin ve Müslümanların ancak yarısının dinî çoğulculuğu desteklediğini tahmin ediyor; oysa gerçekte Evanjeliklerin yüzde 78'i, Müslümanların yüzde 75'i, herkesin inancıyla saygı gördüğü bir Amerika istiyor.
Üstelik her iki cemaat de siyasetçilerin ve medyanın kendi dinlerini çarpıttığından şikâyetçi. Yani insanlar birbirlerinden değil, birbirleri hakkında kendilerine anlatılan hikâyelerden korkuyorlar.
Burada durup bir soru sormak gerekiyor:
Madem dinlerarası temas artıyor, peki İslâmofobi neden yükseliyor?
Rapor bu paradoksu görmezden gelmiyor. Cevabı da düşündürücü:
Diyalog, kendi başına bir sihirli değnek değil. Üstünkörü yapılan, fotoğraf karesi için düzenlenen, zor konuların halının altına süpürüldüğü "bol ikramlı nezaket buluşmaları" önyargıları çözmüyor. Raporun mimarlarından Omuz Omuza Kampanyası'na göre etkili bir dinlerarası çalışma, misyonerlik hevesinden arınmış olmalı; her cemaatin önce kendi içine dönüp kendi bünyesindeki ayrımcı kanaatlerle yüzleşmesini, yani "iç diyaloğu", dış diyalogla birlikte yürütmeli.
İnancını yalnızca mabette değil, hayatın bütün alanlarında ve kamusal meydanda, kendi cemaatinin dışındakileri de kuşatan bir ahlâkla yaşamayı öğrenmek; işte raporun tarif ettiği "kasıtlı ve amaçlı" dinlerarası çalışmanın özü bu. Adeta Said Nursî’nin Müslümanlara yaptığı özeleştiriyi çağrıştırıyor. Asrın başında Üstad şu uyarıda bulunmuştu: Eğer biz İslâm’ın hakikatlerini ve Kur’ân ahlâkını hal ve hareketlerimizle göstersek; yani yaşayarak ifade etsek…” Bu gün Amerika’daki Müslümanlardan en çok beklenen tam olarak da bu! İslâmî değerleri günlük hayatlarında göstermek.
Rapor, her cemaate aynı reçetenin uygulanamayacağını, davetin her topluluğun kendi diline ve hassasiyetlerine göre biçimlendirilmesi gerektiğini vurguluyor. Bu konuda umut veren kurumsal örnekler de var: Bayan İslâm Akademisi, Amerikan Müslümanlarının yeni nesil önderlerini yetiştirirken, dinlerarası ve din içi çalışmaları müfredatının aslî parçası hâline getirmiş durumda. Dinî Diplomasi Vakfı'nın geliştirmekte olduğu "Rivaltrust" adlı yeni araç ise, yalnızca nezakete ve uzlaşıya odaklanan klasik diyalog programlarından farklı olarak, katılımcılara "gerilim altında karşılıklı güven" inşa etmeyi öğretmeyi hedefliyor.

—DEVAMI YARIN—