Barla Lâhikası karşımıza çıkan nurlu ve sarsıcı hitaplardan biri de “Hulusî Bey’in bir fıkrasıdır” başlıklı mektuptur.
Bu mektup, iman ve Kur’ân hizmetinde koşanların ayaklarının kayabileceği en derin uçurumlara karşı adeta birer trafik levhası diker. O levhalardan biri var ki, altı esastan oluşan o muazzam reçetenin belki de kalbidir: “Enaniyet yerine acze, noksanımızı itiraf ve Kur’ân’ın tereşşuhatının neşr ve muhafazası bâbında hissemize düşen hizmeti yapmak ve hizmetle mükellef olduğumuzu bilerek neticeyi hesaplamamak…”1
Öncelikle mesele enaniyet ile başlar. Enaniyet, insanın ruhuna bulaşan ve tesirini en son fark edilen görünmez bir virüstür. Kişi, yaptığı güzel bir hizmeti, okuduğu tesirli bir eseri veya gördüğü muvaffakiyeti nefsine mal etmeye başladığı an, enaniyet kalesine sığınmış demektir. Oysa mektup bize bunun tam zıddını tavsiye eder: Acz ve noksanı itiraf. İnsan, yaratıcısı karşısında sıfır noktasında durduğunu, kudretinin olmadığını, ne varsa Allah’ın bir lütfu olduğunu kabullendiği an huzur bulur. Gerçek güç, aczini bildiğin andan itibaren ilahi kudrete dayanmakla başlar.
İkinci olarak, bu düstur bize haddimizi ve makamımızı bildirir. Bizler bu davanın “sahibi” değil, sadece tilmizi ve hâdimi olabiliriz. Kur’ân’ın hakikatleri, manevî bir okyanustan süzülüp gelen damlalar gibidir. Bize düşen, o pınardan gelen suyu tariflemeden, bulandırmadan, kendi nefsimizi katmadan taşımaktır. Sahip gibi davranıp davanın başına geçmek, hâdimlik vakarını zedeler.
En kritik eşik ise neticeyi hesaplamamaktır. İnsan tabiatı itibarıyla her işin sonunda bir alkış, bir görünürlük, somut bir başarı veya sayısal bir netice bekler. “Acaba ne kadar insan etkilendi?”, “Eserim ne kadar yayıldı?” soruları zihni kurcalamaya başladığı an, ihlâs zedelenmeye başlar. Hâlbuki bu mektup bize çok net bir sınır çizer: Sen neticenin müfettişi değil, vazifenin memurusun. Hidayet vermek, kalpleri fethetmek, neticeyi yaratmak Allah’ın işidir; kulun vazifesi ise sadece o hizmeti ibadet bilerek yapmaktır.
Neticeye takılmak ise, Allah’ın işine karışmak ve vazifeyi sahiplenmek anlamına gelir. Netice Allah’ın işidir; hidayet vaktini tayin etmek bizim hududumuzu aşar. Bizler neticenin müfettişi değil, vazifenin amelesiyiz. Kulun vazifesi, elindeki Kur’ân tereşşuhatını bozmadan, bulaştırmadan neşretmek ve muhafaza etmektir. Başarıyı kendine mal etmek, hâdimlik makamından sahiplik iddiasına kalkışmaktır ki, bu da manevî iflasın başlangıcıdır
Tabiri caizse bir imtihan alanı olan bu dünyada ve özellikle bu asırda, Hulusî Bey’in Risale-i Nur’dan bu çıkarımı bizler için bir ders; benlik dağlarını eritecek, hizmeti liyakatle taşıyacak ve kalbi sadece rıza-i İlâhîye kilitleyecek en mukaddes reçetedir. Enaniyeti bir kenara bırakıp kendi noksanını itiraf etmek, aslında aczin kanatlarıyla uçmaktır. “Ben yaptım” derseniz yükün altında ezilirsiniz; “Vazifem bu, netice Allah’a aittir” derseniz sırtınızdaki dağlar tüy gibi hafifler. Barla’dan yükselen bu ses, benlik kumpanyasına karşı ruhumuza çalınmış en güzel imdat düdüğüdür.
Dipnot:
1- Barla Lâhikası, s. 151.