Hatırlamak.
Merhum Abdullah Eraçıkbaş’ın en bariz vasıflarından biriydi bu. Hatırlamayı hayatî bir vazife addederdi. Güçlü hafızasını ekseriyetle bu fiilleri yerine getirmek için kullanırdı. Bunları rastgele yapmaz, hatırlayacağı hususlarda itina ile hareket ederdi. Geçmişini, ecdadını her zaman hatırladığı, hayırla yâd edip rahmetle andığı muhakkaktı.

HATIRŞİNAS BİR GÖNÜL ADAMI
O hatırşinas bir insandı. Maneviyat büyüklerinin, tarihî şahsiyetlerin ve nesebî ecdadının yanı sıra hayatında yer alan, iz bırakan tatlı hatıraları, güzel işleri, örnek insanları, dostlarını, arkadaşlarını da her vesile ile hatırlar, yaşadıkları hadiselerden ders almaya gayret eder, hasletlerini hayatına aksettirmeye çalışırdı.
Hatırlamak kadar, hatırlatmak da âdetâ ona has bir haslet gibiydi. Bu hasleti; Bediüzzaman Said Nursî’yi tanıdıktan, Risale-i Nurları okuyarak Nur Hareketine dahil olduktan ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ni bitirip Yeni Asya kadrosunda fiilen yer aldıktan sonra daha çok temayüz etmişti.

EDEBİ SOHBETLERİN ARANAN İSMİYDİ
Kendisi de mahir, edepli bir edip olan edebî, fikrî, tefekkürî yazılar yazan, başarılı röportajlar yapan Abdullah Bey; Yeni Asya mensubu yazarların, şairlerin, fikir, sanat edebiyat sahalarında eser veren isimlerin teşekkül ettirdiği ve ‘İrfan Cemiyeti’ diye adlandırılan edebî sohbet grubunun aktif elemanlarından biri idi.
Sanatın, edebiyatın, yazarlığın, şairliğin, hatipliğin, gazeteciliğin, muhabirliğin yanı sıra cemaatle, cemiyetle, hizmetle ilgili hemen her meselenin görüşülüp konuşulduğu, sonunda ikram safhasının ve sazlı sözlü musıki fasıllarının yaşandığı edebî sohbetler, biraz da onun gayretleri sayesinde her hafta muntazaman yapılarak yıllarca devam etmişti.

GÖNÜLLER ARASINDA KÖPRÜ KURARDI
Abdullah Eraçıkbaş, müsbet çalışmaları ve faydalı eserleri ile cemiyette temayüz etmiş fikir, sanat, edebiyat, maharet erbabı kişilerle ve hâli, tavrı, giyimi, kuşamı, konuşması, sohbeti, gezmesi ve sair hususiyetleriyle dikkat çeken ‘İstanbul efendisi’ sıfatını haiz mümtaz insanlarla da münasebetler kurardı. Onları Nur cemaatinin ‘ağabey’ sıfatlı kişileri ile tanıştırır ve cemaatle cemiyetin birbirini tanımasına, görüşüp konuşarak kaynaşmasına vesile olur, o camiaların önde gelen isimlerinin de çeşitli vesilelerle hatırlanmasını, anılmalarını sağlardı.

BİYOGRAFİ SERİSİNİN GELİŞMESİNE KATKI SAĞLADI
Çocuklar için çıkarılan Can Kardeş dergisinde vazife alınca mezkûr hasletini kullanabileceği mümbit bir zemin bulmuş; Mimar Sinan’dan Piri Reis’e, Mehmed Akif’ten Yahya Kemal’e kadar tarihimize, edebiyatımıza mâl olan büyük insanların ve Bedir Harbi’nden Kudüs’ün Fethine, Çanakkale Zaferi’nden İstanbul’un Fethine kadar tarihe geçen mühim hadiselerin listesini çıkarmıştı.
İlme irfana köprü serlevhası ile neşredilen ve bir nevi yazar, şair, gazeteci fidanlığı sayılan Köprü mecmuasının kadrosuna da katılmıştı. Orada mezkûr hasletini biraz daha geliştirmişti. Bediüzzaman Hazretlerinin ‘fena ve fânî bir adamın güzel ve bâkî bir sözü’ atfını nazara vererek tanıtılmasında, hatırlatılmasında, anılmasında fayda mülahaza ettiği insanları, eserlerini konu alan yazılar yazmış ve Biyografi serisinin gelişmesine vesile olmuştu.
“Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince,
Günler şu heyûlâyı da er geç silecektir.
Rahmetle anılmak, ebediyet budur amma,
Sessiz yaşadım, kim beni nerden bilecek.”
İrfan Cemiyeti sohbetlerinden birinde Mehmed Akif’in bu serzeniş dolu mısralarını okuyarak vefatının sene-i devriyesinde ve İstiklâl Marşı’nın kabul günlerinde “Akif’i Anma” toplantıları tertip etmeyi teklif etmişti. Teklifi kabul görmüş ve yıllarca büyük salonlarda binlerce insanın iştiraki ile Akif’in yanı sıra Yunus Emre, Mevlâna, Mimar Sinan gibi isimleri anma; Çanakkale Zaferi, İstanbul’un Fethi ve benzeri tarihî hadiseleri kutlama toplantıları yapılmıştı.

Mezkûr isimler birer vesile idi aslında. Asıl maksat merhum Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerini anmak, Risale-i Nur Külliyatını nazara vermek ve onun, zamanın problemlerine gösterdiği çarelere dikkat çekmekti. Bu da her seferinde başarı ile yapılmış ve o mümtaz şahsiyetler, mühim hadiselerle birlikte Bediüzzaman Hazretleri de anılmıştı.
BEDİÜZZAMAN’IN ANILMASINA VESİLE OLDU
“Bediüzzaman Said Nursî’yi, vefatının sene-i devriyesinde kendi adı ile neden anmıyoruz?”
Bir anma toplantısında hatip bu soruyu sorunca, meseleyi sahiplenenlerden biri de Abdullah Bey olmuştu. Bazı hukukçuların Bediüzzaman’ı kendi adı ile anmaya emniyetin izin vermeyeceğini hatırlatması üzerine şartları zorlamak, gerekirse bazı tehlikeleri göze almak pahasına, resmen Bediüzzaman’ı anma toplantısı tertip edilmesi gerektiğini söylemişti.

Ağabeylere sormadan öyle bir karar verilemeyeceği, cemaatin içtimaî, siyasî meseleleri ile Mehmed Kutlular ağabey ilgilendiği için teklif ona götürülmüş ve emniyetten izin almak için neler yapılması gerektiği sorulmuştu. Abdullah Bey de Bediüzzaman’ı Anma Toplantısının tertip heyetinde yer alabileceğini, gerekirse izin almak için emniyete kendisinin gidebileceğini söylemişti.
“Cumhuriyetle idare edilen bir ülkede yaşıyoruz. Bediüzzaman Hazretlerini kendi adı ile anmak için emniyetten izin almaya gerek yok. Bir dilekçe ile toplantı tarihini, yerini ve programını bildirmek yeter.”
Böyle demişti merhum Mehmed Kutlular. Toplantıyı gençlerden biri üstlendiği ve bilgi verip izin istemek maksadıyla gittiği takdirde, bazı işgüzar emniyet mensuplarının, sıfatlarını kötüye kullanarak zorluk çıkarabileceklerini bildiği için emniyete kendisi gitmişti. Emniyet müdürü izin vermemek için suyu yokuşa sürmeye kalkınca kararlı bir tavır sergilemişti.
“Ben izin istemiyorum, size bilgi veriyorum. Biz dilekçemizde yer alan tarihte, orada adı geçen salonda Bediüzzaman’ı Anma Toplantısını yapacağız. O gün oraya on binlerce insan gelecek. İsterseniz gelip mani olun.”

BİR GELENEĞİN TEMELLERİ ATILDI
Bediüzzaman’ı Anma Toplantısının hazırlıkları bir ay kadar önceden başlamıştı. Gençler, bastırılan afişlerle İstanbul’un meydanlarını, caddelerini, sokaklarını donatmışlardı. Benzer faaliyetler pek çok Anadolu şehrinde de yapılmıştı. Gazetede günlerce anons edilmiş, ehil kişilerle röportajlar yapılmış, otobüsler, servisler tutulmuştu.
O gün İstanbul’un en büyük salonunda, Anadolu’dan ve yurt dışından da gelen on binlerce insanın iştiraki ile, İslâm Yaşar’la birlikte Mehmed Kutlular’ın da konuşmacı olarak katıldığı muhteşem bir toplantı yapılmıştı. Nurcuların tertip ettikleri toplantılarda, değil hadise çıkarmak, yerlere sigara izmaritinin bile atılmadığını bilen emniyet mensupları, toplantıyı birkaç gözlemci polisle takip etmekten başka bir şey yapmamışlardı.
Böylece Nur Hareketinin önüne konmaya çalışılan bir badire daha, Abdullah Beyin de aralarında bulunduğu müteşebbis heyet tarafından başarı ile atlatılmıştı. Ondan sonra her yıl Nur cemaatleri tarafından bazen müştereken, bazen de cemaatlerin kendi teşebbüsleri ile Bediüzzaman Hazretleri seminerlerle, konferanslarla, beynelmilel sempozyumlarla, açık oturumlarla yıl boyu anılmıştı. Hâlâ ‘Bediüzzaman Haftası’ adı altında yıl boyu anılıyor.

NUR TALEBELERİNİN HATIRALARINA SAHİP ÇIKTI
Abdullah Eraçıkbaş’ın hatırlama ve hatırlatma hasleti Yeni Asya gazetesinin Genel Yayın Müdürü olduğu zaman daha da hareketlenmişti. Bediüzzaman Hazretlerinin anma toplantıları yapılınca gazetenin ekser sayfalarını ona tahsis etmiş; gazetenin müessisi Zübeyir Gündüzalp’in ve Mehmed Kutlular’ın vefat yıldönümü programlarını da aynı şekilde değerlendirmişti.
Bununla iktifa etmemişti. Cemaat ve camia farkı gözetmeksizin imana, Kur’ân’a, Risale-i Nur’a hizmet edenleri vefat yıldönümlerinde gazetede haber yaparak hatırlamış, hatırlatmıştı. Onların hayatlarından gelecek nesillerin hayatî dersler çıkarmalarını sağlamak için hatıralarının, hizmetlerinin, eserlerinin istikbale uzanmasının yollarını açmıştı.
Bilhassa Zübeyir Gündüzalp, Mustafa Sungur, Tahirî Mutlu, Abdullah Yeğin, Bayram Yüksel, Hulûsi, Hüsrev, Ceylân, Mehmed Feyzi, Ahmed Feyzi, Hasan Feyzi, Mehmed Kutlular, Bekir Berk, Fırıncı Mehmed, M. Emin Birinci gibi Bediüzzaman Hazretlerinin rahle-i tedrisinde yetişen ve onun davasına sadakatle hizmet eden Nur Talebelerini haberlerle anmakla kalmamış bazı yazarlara onlar hakkında yazılar yazdırarak hizmetlerinin ve hatıralarının hafızalara nakşolması için zemin hazırlamıştı.
Vefatlarının sene-i devriyelerinde hatırlamak, hatırlatmak ve haklarında yazılar yazdırmak istediği Nur Talebelerinin listesinde yalnız onlar yoktu. Bediüzzaman’ı görmese, hizmetin önde gelen isimleri arasında adı geçmese de hizmetinin küçüklüğüne, büyüklüğüne, azlığına, çokluğuna bakmadan davasına sadakatle bağlı kalıp hizmetini ihlâsla yapan Nur Talebelerini de hatırlamayı ve haklarında haberler yapıp yazılar yazdırarak hatırlatmayı ihmal etmemişti.

‘Ömür Fâni, Ölüm Âni’
Vefat ettiği zaman, hakkında haber yapıp yazı yazdırdığı isimsiz kahramanlardan biri de gazetenin arşivcisi Selâhaddin Vatansever’di. Onu hatırlamak ve hatırlatmak maksadıyla yazılan yazıyı beğenmekle birlikte ‘Ömür Fânî, Ölüm Âni’ şeklindeki başlığı çok manidar bulmuş ve her sene-i devriyede bir vesile ile o yazıyı yayınlamaya gayret etmişti.
Manidar bulduğu yazının başlığını, yıllar sonra bizzat yaşaması da manidardı. 15 Mayıs günü akşamüzeri, ertesi gün çıkarılacak gazete üzerinde çalışırken rahatsızlanmış, kalp krizi teşhisi ile hastaneye kaldırılmıştı. Bu haber daha mesai arkadaşlarına ve akrabalarına bile ulaşmadan fânî ömür âniden bitmiş ve vefat haberi yayılmıştı.

Âni vefat hadisesi kaderin tecellîsi sayılarak tevekkülle karşılansa da haber aile efradı ve mesai arkadaşları başta olmak üzere onu tanıyan herkesi üzmüştü. Ertesi gün çeşitli camia mensuplarından müteşekkil kalabalık bir cemaat tarafından namazı kılınarak kabrine tevdi edilmişti.
Aradan kırk gün geçti. Bu zaman içinde onun hakkında onlarca yazı, şiir yazıldı, farklı sohbet meclislerinde onunla ilgili yüzlerce hatıra nakledildi. Yazılarla, şiirlerle, sohbetlerle hatırlanmaya devam ediliyor.

Abdullah Eraçıkbaş, aradan kırk gün değil, kırk yıl da geçse hatırlanacak.
Zîra hatırlayan ve hatırlatan, hatırlanır.