Epeydir içimde taşıyıp, kimseyle paylaşamadığım ağrılarım var. Birileri tarafından anlaşılmaz olmak ne de zor.
Sevdiklerime içimi açmak isterim, paylaşmak isterim bana özel bir şeyleri. Ne mümkün. Onlarca zanlar, onlarca etiketler uçuşur sağımda solumda. O zaman kimle paylaşılır sızılar, kime açılır insanın derdi. Kimi, kimler anlar? Yoksa mezara mı kalacak, hayatı yorucu hale getiren bu yükü indirmek.
İnsanın bir gerçeği mi yoksa bu. Benim, zar zor hatırlıyorum çocukken de ağrılarım vardı yine kimseyle paylaşamadığım. Belki bugünün anlaşılmazlığıdır dünden arta kalan. Dünü halletmeden bugüne gelmek bugünü de anlaşılmaz kılıyor.
Denemedim değil, zaman zaman geceleri de çıktım dışarı. Beni anlayan birisiyle karşılaşır mıyım diye. Yürüyenler vardı yalnız. Yükleri ağırdı onların da. Ağrıları vardı onların da kimseyle paylaşamadıkları. Hani yük taşıyan insanın yorgunluğunu gözlerinizle görürsünüz ya. Tek başına yürüyen insan, sırtında ağır yük taşır gibi iniler mi? İşte bu da öyle. Hayatın ağır yükü belini bükmüş nice insanın. İlginçtir gencecik yavrular da var içlerinde. Ağır yükten yürümeleri bozulmuş. Tonajından fazla yük yüklenmiş kamyon gibi bir sağa dökülüyorlar bir sola. Tam yıkıldı yıkılacak derken düzelir gibi oluyor ama bu sefer diğer taraf için aynı korku dolu heyecan yaşanır içinizde. Bu nasıl yaşamaktır böyle. Nereye gidilir bu savruldu savrulacak halle. Ama hayat işte. Yıkıldı yıkılacakla geçiyor günler.
Zaman zaman da gündüz gözüyle yürüdüm gece geçtiğim mekanları. Evet, yoktu ağrı dindirecek bir durak. Ne ana, ne yar, ne sair insanlar, bazı ağrılara çare olamıyor.
Peki ağrısız yaşayan var mı bu hayatı? Sızısı dinen var mı? Yoksa böyle bir beklenti mi asıl ağrıların sebebi? Yani dünyadan olmayacak şeyleri beklemek, belki de sıkıntı bu.
Gençler de yorgun bu hayatta. Yürüyüşleri, dilleri bozulmuş. Arayış üzerine mi kurulu dünya? Belli ki her ulaşılan o değil dünyada. Hep bir ‘daha yok mu’ ile geçiyor zaman.
Yalnızlık zamanı gibi adı yaşlılığın. Yükün iyice ağırlaştığı ömür dilimleri. Anlaşılmayacağının anlaşıldığı zamanlar. Doğru, dünyada olmayan bir şeyin arayışında olursa insan, bulduğu nasıl aradığı olur.
Gel, gidelim diyor içimdeki büyümeyen çocuk. Elimden tuttu ve beni bir mezarlığa götürdü. Bir de ne göreyim, anlaşılmayan ne çok insan varmış öylece giden. Nice yaralılar varmış, hepsi de göçüp gitmişler sızılarıyla birlikte.
Sonrası mı? Ben de içimdeki çocukla birlikte oturdum bir müddet buranın sakinleriyle. Onlar konuştu ben dinledim. Dinlendim. Yüküm indi. Hafifledim. Ağrılarım, sızılarım dindi. Anladım, bir hayat boyu topladığımız yük, mezara indiriliyor. Bütün ağrılara, sızılara mezar iyi geliyor. “Ölmeden evvel ölmek”, yükü indirmek, bu demek olsa gerek.
Mezaristana uğramak ağrılara iyi geliyor. Hayatında neyi büyüttüğü insanın burada daha bir anlaşılıyor. Bir ömür boyu peşinde koşulan şeylerin bir hiç olduğu kabir yalnızlığıyla daha bir netleşiyor. Anladım yaşamak, sızıdır, ağrıdır; ölüm ise sızıları, ağrıları dindiren merhem. Dünyaya gelirken gelen gözyaşı döker; giderken de sevdikleri. Belli burası rahat yeri değil.