F. Gülen “Hoca Efendi” kisvesi altında bir açıklama yayınlayarak 1999 Marmara Depremini İlâhî bir ikaz olarak değerlendiren Mehmet Kutlular Ağabeyi ve Yeni Asya’yı tekzip etti, 28 Şubat zalimlerini akladı. Yeni Asya Gazetesi’nin uzun bir süre kapalı kalmasına, yazarları hakkında neredeyse her bir yazı için dava açılmasına varan, onlarca mahkûmiyet kararına dayanak olan bir süreç başladı.
DİZİ: BİR 15 TEMMUZ MUHASEBESİ-2
AV. KADİR AKBAŞ
F. Gülen bununla da iktifa etmemiş, yüz binlerce insana, hassaten tesettürlü hanımlara kan kusturan Kemalist zalimleri hâşâ müçtehid, zalimane kararlarını ise içtihad olarak vasıflandırmış ve bu zulümlere kudsiyet atfetmiştir.
6- 1999 Marmara Depremini İlâhî bir ikaz olarak değerlendiren rahmetli Mehmet Kutlular Ağabeyin bu beyanı bütün dünyada ses getirmiş ve bu dehşetli musibetin üstümüze gelmesine vesile olan zulümlerin müsebbipleri bütün bir insanlık karşısında suçlu durumda iken bu zalimlerin imdadına okyanus ötesinden biri yetişmiş ve onları himayesine almıştır.
Bütün Türkiye’de medya, Yeni Asya ve Kutlular Ağabeyin aleyhinde yayın yaparken, Kutlular ve Yeni Asya bin bir iftira ve suçlamaya maruz kalırken, bu koroya Zaman Gazetesi, STV ve Fethullah Gülen’de katılmıştır.
O günlerde Diyanet İşleri Başkanlığı da Mehmet Kutlular Ağabeyi ve Yeni Asya’yı tekzip etmek için özel bir hutbe hazırlatıp okuttu. Haşa hutbe makamında Allah’a abesiyet atfettiler, Allah’ın hikmetle iş görmediğini iddia ettiler.
F. Gülen “Hoca Efendi” kisvesi altında bir açıklama yayınlayarak M. Kutlular ağabeyi ve Yeni Asya’yı tekzip etti, 28 Şubat zalimlerini akladı. Yeni Asya Gazetesi’nin uzun bir süre kapalı kalmasına, yazarları hakkında neredeyse her bir yazı için dava açılmasına varan, onlarca mahkumiyet kararına dayanak olan bir süreç başladı.

7- Risale-i Nur’da hayat ve hürriyet en ehemmiyetli hakikattir. Üstad sadece bir meselede farklı bir değerlendirme yapar. Ahirzamanın dehşetli şahıslarının hakikî mahiyetinin bilinmesi için binler insan hapsedilse veya idam edilse yine ucuz düşer der. Çünkü ahirzamanın dehşetli şahıslarının hakikî mahiyetinin bilinmesi imanla doğrudan alakalıdır. Bu yüzden 5. Şua için ehl-i imanın imanını tashih eder, kurtarır kaydı vardır.
Fethullah Gülen ve Grubu, ahirzamanın dehşetli şahıslarının hakikî mahiyetinin anlaşılmasına hizmet etmek yerine, tam aksine bu dehşetli şahısların hakikî mahiyetinin perdelenmesine, dehşetli tahribatlarının görülmemesine, aksine o şahısların hamiyetperver, vatanperver birer kahraman olarak görülmesine hizmet ettiler.
Hakikî mahiyeti hakkında herhangi bir yayın yapmadıkları gibi ölüm yıldönümleri ve diğer özel günlerde abartılı övgülerle neşriyat yaptılar. Belli bir kesime şirin görünmek adına bu dehşetli şahısları sevdiklerini televizyon programında kamuoyuna ilan ettiler.
Yurt ve okullarında resmî müfredat ve mecburiyeti aşan köşeler ihdas edip, programlar icra eylediler. Adeta 5. Şua Risalesi’ni fiilen tekzip ettiler, Nebevî ve Kur’ânî ikaza sırt çevirdiler.
8- “Mevrid-i nasda içtihada mesağ yoktur.” Bir meselede kesin hüküm varsa bu konuda içtihat edilmez. F. Gülen 80’li yılların başında, uzun pardösü ve başörtülü kıyafeti yeterli bulmayan, bu kıyafet tarzını çıplaklık olarak gören bir hassasiyete sahipti. Bu yüzden onun müntesibi hanımlar siyah eldiven, siyah büyük gözlük, yerlere sürünen siyah ferace giyer, ayrıca başörtüsü ile burunlarını bile kapatacak şekilde yüzlerini gizlerlerdi. 28 Şubat zalimleri tesettür İlâhî emrine savaş ilan etmişlerdi. Her ne pahasına olursa olsun tesettürü ref’ edip gençliği bu suretle ifsad edeceklerdi.
Bütün Türkiye’de tesettürün, başörtüsünün farz olup olmadığı, siyasî bir sembol olup olmadığı tartışılıyordu. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın dahi “farzdır” diyerek müstakim bir tavır aldığı o günlerde Gülen, “Tesettür füruattır,” “Başlarınızı açın, eğitiminizi tamamlayın” diyerek adeta zalimlere arka çıktı, başörtüsüne sahip çıkmaya çalışan on binlerce tesettürlü hanımın da azmini kırdı. Gülen, “Devlet büyüklerinin sözünü dinleyin, zaten onlarda müçtehid, hata da etseler mes’ul olmazlar” diyerek meseleyi çok farklı boyutlara taşıdı.
Böylece hakkında nas olan, kesin hüküm olan meselelerin bile kelime oyunları ile ihmal edileceği bir zemine gelindi. Hakta sebat eden, farz olan tesettürü terk etmeyip, memuriyetten ve üniversiteden atılan on binlerce hanım kardeşimiz hakkında icra edilen zulümlerin meşru ve haklı olduğu, başını açmayanların dinî bir salabet ile değil, siyasî bir tarafgirlik ile hareket ettikleri kanaatinin yerleşmesine sebebiyet verdiler. Gülen Hareketi mensupları, F. Gülen’in tesettürü füruat olarak gören açıklaması ile birlikte açıldılar. Din ile tesettür arasındaki irtibatı kopardılar.
9- Üstad Bediüzzaman’ın Ankara’da ahirzamanın beklenen dehşetli şahıslarının zuhur etmeye başladığını görmesi ile birlikte Nebevî ikaz ile “Siyaset yoluyla galebe edilmez” hakikati çerçevesinde “ilişmemek ve birlikte çalışmamak” tarzında bir hareketi benimsemiştir. Ankara’da ilk ziyareti sırasında kendisine teklif edilen Şark Umumî Vaizliği, Mebusluk gibi makamları reddetmiştir. Sonraki derslerinde de ısrarla “İdare ve siyasete ilişmekten Kur’ân bizi men ediyor, çünkü yüzde doksan masum zarar görür” diye her şartta ve zeminde menfî hareketten, devleti, idare ve bürokrasiyi, siyaseti esas alan ve bu alanlarda etkin, etkili, belirleyici olmayı hedefleyen şekilde hareket etmekten men etmiştir. Son dersinde de “Konuşan yalnız hakikattir” diyerek hakikatin hiçbir şeye alet, basamak ve tabi olmaması dersini vermiştir.
Biraz hafızamızı zorlayalım. F. Gülen ve Hareketi 70’li yılların başından itibaren medyada hangi haberlerle, hangi itham ve suçlamalarla gündeme geldi? Ordu, polis, adliye ve mülkî idare amirleri, sonrasında diğer stratejik devlet kurumlarında yapılanmak, kadrolaşma iddiaları ile… Bu iddialar o denli ciddî boyutlara vardı ki ordu içerisinde yer alan mensuplarının namaz kılmayı, oruç tutmayı terk ettiği, alkol kullandıkları ve daha başka menhiyatı sırf fark edilmesinler diye işledikleri bile iddia edildi.
Rahmetli Demirel’in Kutlular Ağabeye söylediği bir söz vardır. “Mehmet Bey, siz Devlet’ten uzak durun ki Devlet de sizden uzak dursun, hizmetinize müdahil olmasın.” Mealen böyle hatırlıyorum. Bu tespit sadece Türkiye Cumhuriyeti için değil, adına Devlet denen bütün organizasyonlar için geçerli bir temel prensip olsa gerek.
Bir ülkenin millî ordusunun, bürokrasisinin, yargı organları mensuplarının o milletin bir hülasası olması gerekir. İdeal olan budur. Bunun böyle olması eğitimde fırsat eşitliğinin mevcut olduğunu, memuriyete atanmada objektif kıstasların esas alındığını, torpil, kayırmanın söz konusu olmadığını, liyakatin esas alındığını gösterir. Ancak bu prensiplerin aksi vârid ise o zaman bir etnik grubun, bir mezhebin, bir bölgenin, bir tarikat ve cemaatin kümelenmesi söz konusudur.
Bir grubun ülke genelindeki müntesiplerinin oranı ile ordu, polis teşkilatı, adliye, kaymakam ve valiler arasında açık bir orantısızlık varsa orada bir problem vardır. Bir ülkenin ordusunun, bürokrasisinin, hâkim ve savcılarının, polisinin, kaymakam ve valilerinin büyük bir kısmı küçük bir grubun seçme elemanları ise bu başta devlet olmak üzere bütün vatandaşların hak ve hürriyetleri açısından büyük riskler barındırır.
Fethullah Gülen kuruduğu okul ve dershaneler ile temas kurduğu zeki ve çoğunlukla fakir ailelerin çocuklarını belli bir maksatla yetiştirmek, bu iyi eğitimli, kendisinin manevî makamlarına tam itminan etmiş, adanmış, aileleri ile nerdeyse bütün bağları koparılmış, evlilikleri bile kurgulanmış, planlanmış kadroları ile devletin kılcal damarlarına nüfuz etmeyi her şeyden öncelikli bilmiş ve bütün maksadını buna bina etmiştir. Harekete geçmek için uygun gün gelinceye kadar, içleri kan ağlasa da sabredecek ve kendilerini belli etmeyeceklerdir.
Beklenen gün neydi, o gün ne zaman gelecekti, o günün geldiğini kim nasıl haber verecekti, o gün geldiğinde ne olacaktı? Kim ne yapacaktı? Bu soruların cevabını bilmiyoruz. Bu soruların cevapları verilmedi. 1999’da bu soruların bizzat kendisine sorulacağı, “hizmet hareketi”nin mihenge vurulacağı, “hizmet hareketi” olarak adlandırılan oluşumun ne olduğu, hangi maksatlara hizmet ettiği, edeceği, hedefinin ne olduğu ilk ağızdan açıklanacağı yeni bir “hakkın müdafaası” ortaya konması beklenirken, F. Gülen mihenge vurulmayı kabul etmediği, göze alamadığı için ABD’ye iltica etti. Haklarında her yazılanı dava bombardımanına tabi tuttukları için bu konular bir daha gündeme gelmedi. Yargı labirentleri içerisinde F. Gülen hakkında beraat kararı verildi. Ancak 1999’da F. Gülen tarafından verilmeyen, kaçılan bu hesap yıllar sonra yüzbinlerce kendisini seven ve yanlış bir şey yapmadığını, yapmayacağını düşünenlerden soruldu, sorulmaya devam edildi.
AKP ve Erdoğan iktidarının ordu ve yargı organları içerisinde yer alan kimi ortaklarla mücadele adına Gülen Hareketi mensuplarına olabildiğince geniş bir alan açması ile birlikte Ordu, Polis Teşkilatı, Adliye ve İşleri Başkanlığı ve diğer kritik kurumlarda Gülen Hareketinin millet nezdindeki mevcudiyetine nazaran ölçüsüz bir kadrolaşma imkanı bulduğu bir vakıa. Yargıtay ve Danıştay’daki atamaların listesinin büyük ölçüde F. Gülen tarafından belirlendiği ve yüksek yargının Gülen Hareketinin kontrolü altında girdiği iddiaları kamuoyuna aksetti.
F. Gülen ve Grubunun on yıllarca devam eden devletin stratejik birimlerinde kadrolaşma teşebbüsleri muhtemeldirki karşı yöndeki teşebbüsleri de beslemiştir. 12 Eylül muktedirlerinin ılımlı İslâm noktasında işbirliği arayışına F. Gülen tarafından olumlu cevap verildiği, ilk günlerden itibaren derin mihraklar ile uyumlu bir davranış içerisine girildiği hep söylenegeldi.
Bir cemaat yapılanmasından çok bir istihbarat örgütü yapılanmasına benzeyen F. Gülen Hareketi ülke içinde ve ülke dışında yayıldıkça ulusal ve uluslararası istihbarat örgütlerinin kendisine yer bulmasına uygun bir zemin oldu. Derin yapıların kurguladığı bir oluşum olduğu yönünde ciddi şüphelerin, ithamların uzun süre Yeni Asya Cemaati içerisinde dillendirildiğini hatırlamak gerekiyor.
Böylelikle Gülen Yapılanması devletin kılcal damarlarına nüfuz ederken, İstihbarat birimleri de Gülen Hareketi içerisinde yer edinmeye başladı. Bunun böyle olduğunu 17-25 Aralık ve özellikle de 20 Temmuz 2016 sonrası ortaya çıkan resmî belgelerden anlamak kolay. Devletin İstihbarat Birimleri mi Gülen Hareketini kontrol ediyordu, yoksa Gülen Hareketi mi Paralel Bir Devlet yapılanmasına gitmişti suallerine ise sağlıklı bir cevap vermek mümkün olmayabilir.
—Devam Edecek—